Büyük değişim

Büyük değişim artık kapıyı araladı. Bu ne siyah-beyaz TV’den renkliye ne de Walkman’den MP3’e geçişe benziyor. Bu bir zihniyet değişimi. Yapay Zekâ’nın etkisini benim gibi Millennials’lar elimizde patlamış mısırla belki sadece seyir edeceğiz. Bizim çocuklarımız yani -genel olarak- Alpha’lar için ise hayat bizim bildiğimiz her şeyin dışında vuku bulacak. Bu geleceğe bugünden mental olarak hazırlanın, hazırlayın.

Bu bir motivasyon yazısı değildir

Sınırsız para, sınırsız kaynak, sınırsız zaman…

Bunlar elde olsa her şeyi başarabilirsin. Mutlaka ama yok.

Sınırlar, başarıları fevkalade hale dönüştüren ana etkenlerdir.

Şimdi “O olsa, şu olsa, bu olur…” demeyi bırak.

İşe koyul.

“O oldu, şu oldu, bu oldu” de ve dedirt.

Zor iş

Pazarlama ilginç problemleri çözmek için vardır. İşimiz bu.

Bugün dünyamız -farkındasınızdır- dünden çok daha ilginç. Sadece iletişim ve teknolojinin sağladığı yakınlık meselesi değil, ‘olabilirlik’ artık çok makul bir konsept.

Her şey, her an, her yerde olabilir.

Bu durum sizi ‘otantik’ de üretiyor olsanız korumasız bırakıyor. Evet, tescil çalışır ama etkisi mutlaka bugün dünden daha zayıf.

Çünkü neredeyse herkes; her şeyi, her an, her yerde yapabiliyor.

Artık markayı korumak hiç olmadığı kadar Pazarlama üzerinde ekstra bir yük.

Nasıl? Bilinir, orijinal ve göz önünde tutarak.

Zor iş.

3 kusur

Neredeyse başarısız olmuş her projenin arkasında şu 3 kusur vardır:

1- Gizlilik (Açık sözlü olmamak).

2- Komplo (Kendi içinde ve dışardaki herkesle).

3- Tevazu kaybı (Yani şöhret arzusu).

Başarısızlıktan söz açılmışken; her ne kadar sorun olsa da ölümcül değildir. Ve bazen başarısız hissetmek gerçekte başarısız olmakla korelasyonda değildir. İyi düşün.

Yaza doğru “Saridje Blog Saati” artık 22:00.

İyi okumalar.

Güven>dikkat

Pazarlama evrenine adım attığında bilmen gereken iki şey var:

1- Dikkat çekmek işin %0.0001’dir.

2- Güven inşa etmek geri kalan her şeyi.

Nasıl mı?

-Zamanında teslim et (Kulağa hoş ve kolay gelir ama çok zordur).

-Müşteri hizmetlerini güçlendir (Arandığında orada ol, her zaman).

-Ürünü mükemmelleştirmeye devam et (Hiçbir zaman olmayacak, sen oluyor zannetmekten vazgeçme).

-İnsanlar hep seni izliyormuş gibi davran (Çünkü izliyorlar).

İdeal

Fedakârlık ancak bir ideal veya gaye varsa yapılabilir. Diğer türlüsü yani bazı durumda öyleymiş gibi görüneni çıkardır. Ve hemen arabeske bağlama; çıkarlar hep tek yönlü çalışmaz, karşılıklıdırlar ve birçok zaman da anlamlı bir ticaretin konusu olurlar. Gereklidirler de.

“Senin ne çıkarın var?” ekseriyetle yanlış formüle edilmiş bir “Kazancın ne?” sorusundan ibarettir.

Şeytanın avukatı ise şu noktada itiraz eder:

“Peki, kazanç ve ülkü bir arada yaşayabilir mi?”

Cevap net hayırdır.

Eğer birileri ülkü pazarlarken zenginleşiyorsa, fedakârlık yaparak satın aldığını düşündüğün idealin market rafındaki Luppo’dan farksızdır.

Üzgünüm.

Marka kimin?

Converse, Harley Davidson, Nike veya Apple markaları kime ait?

Halka arz edildikleri için halka mı?

Bu markalar kitlesel/cemaatsel seviyeye ulaştıkları andan itibaren bir iş modelinin veya pay ölçen herhangi bir değer sisteminin değil, ilgili kabilenin malı oldular.

Evet, Pazarlama iş modelinin bir parçasıdır. Ancak pazarlamanın icra alanı iş modelinin çok dışına çıkar. Bu ilginç ve keyifli bir tartışma temasıdır.

Markan senin mi?

Seninse marka değildir.

Anlamsız yaratıcılık

Bir takipçim bugün guerrilla marketing’ten güzel ve ilginç bir örnek iletti.

Ancak…

Biliyoruz ki, Pazarlama yaratıcı olmak zorundadır. Pazarlama, yaratıcıdır. Çok net. Lakin creative olmak cömertlik ve incelik yani nezaketle ne kadar ilgiliyse, anlamlı olmakla da o kadar ilgilidir. Tünelin diğer ucunda korku; öfke ve bencillik ile beslenirken, yaratıcılık nihayetinde anlamlı olmakla hayat bulabilir.

Yoksa tüm cömertlik ve incelik geride hoş bir sadâ bırakmaya yeter gelmeyecektir.

Kuralsız

15 yıl önce Avrupa’nın küçük İsviçre’si sayılabilecek Slovenya’da kısa bir dönem yaşama fırsatım olmuştu. Bu sporcu ve disiplinli ulus; yaşam biçimi ve ilişkiler noktasında yeni mezun bana birçok şey öğretmişti.

İlk izlenimim gece vakti soğuk bir kış günü -yolda neredeyse araba sesinin duyulmadığı saatlerde- yaya geçidinde kırmızı ışıkta bekleyen yaşlı bir kadının tavrı olmuştu.

Pratik olan yürüyüp gitmekken bu kadını o soğukta kurala bağlı tutan motivasyon neydi?

Bugün, özellikle pratikliğiyle övünen kültürümüzün ürettiği problemlerin içinde o günü daha iyi anlıyorum:

Pratik olmanın akıbeti her zaman elverişli koşullar üretmez. Başınızda bir çatı olsun diye ücra bir araziye gecekondu dikmek pratik bir hareket gibi gözükebilir ama sürdürülebilir değildir.

Yayılma, büyüme ve varlık takıntımız bize pratik olanla doğru olan arasındaki farkı unutturdu. Artık doğru olana karşı neredeyse hissiziz.

Evet, belki kurallar tıpkı yer çekimi gibi sıkıcı olabilir. Çünkü herkes uçmak ister. Ancak kimsenin ayağının yere basmadığı bir Dünya zannedersem yaşanılır olmaktan çıkacaktır.

Pratik, elverişli ve etkin olanın önüne geçiyorsa kazanan kural olur.