Yazılar yazılır okunmaz

Bugün İngiltere’de biri hayvanat bahçesinde kendini kaplanın kafesine atmış. Görüntüleri var. Kaplan adamı yemiş. Ölmüş yani.

“Sarı çizgiyi geçmeyin”, “Burada sigara içilmez”, “Yüksek sesle konuşmayın”, “Engelli park yeri”…

İşaretler, uyarılar bizi sıra dışı ve normal olmayan işleri yapmaktan alıkoyamaz. Buna inanan ve hayatlarını duvar yazılarında yaşayan kültürler, tam aksine kendini eğitenlerin kölesi olurlar.

İndeksin önemi

İndekslere ihtiyacımız var. Önemli göstergelerdir ancak her şeyi göstermezler. Mesela Henley Passport Index’i pasaportların seyahat kabiliyetini güzel şekilde özetler ancak bize birçok şeyi de söylemez, söyleyemez.

Henley listesinde 4. sırayı 12 ülke paylaşır ve 2. sırayı 3 ülke. Geleneksel sıralama beklentimize göre bu doğru görünmez. Ama indeksin işi konuyu birkaç eksende değerlendirmek değildir. Eğer tasarım değerlendirme kriterlerinden biri olsaydı 4. sıra bir ülkenin elinde olmak zorunda olurdu. Yine bu listede Hollanda 4. sıradadır ve Türkiye 44.

40.sıradaki Bosna-Hersek’teki bir pasaport memurunun ise Srebrenitsa’dan sonra Hollanda’ya 4. sıra nezaketi göstereceğini hiç zannetmiyorum.

İndeksler önemlidir.

Ama çok değil.

Bu dünyanın dışından

Ben Affleck birkaç gündür US’de interneti sallıyor. Adam bilinmedik bir tech nerd çıktı. Şöyle bir tanımlama yapmış, çok beğendim: “Hepimiz önemsizliğe doğru ilerliyoruz.”

İlk okumada biraz abartı, kimisi için biraz korkutucu gelebilir ama ikisi de değil. Gerçek.

Bakın son 1 haftada: İyi eğitimli ve uzun yıllara dayalı tecrübesi olan bir mühendisin, sağlam bir avukatın, iyi bir marka temsilcisinin ve titiz bir sekreterin ancak 2–3 haftada çıkartabilecekleri işi 1 günde hallettim. Detaylara girmeyeceğim ama buna inanın.

Bu noktada gerçekten hepimiz ama hepimiz önemsizliğe doğru ilerliyoruz.

Çok ilginç zamanlar bizi bekliyor. Ama yine de şu alıntıyı hatırlayıp umutlanıyorum: “Unuttuk kim olduğumuzu. Kaşifler, öncüler… Bekçiler değil.”

Gerçekte kim olduğumuzu hatırlayıp bildiklerimizi unutmamız lazım.

Bu dünyanın dışından düşünün. Artık buna mecbursunuz.

Jenerikten gerçeğe

Jenerik pazarlamanın ne sunduğunu az çok biliyoruz:

Tekrar. Çünkü tanıdık olanı severiz. Sosyal kanıt. Çünkü başkalarını taklit ederiz. Aciliyet. Çünkü bir şeyi kaybetmenin acısı onu kazanmanın hazzından daha güçlüdür. Çapa etkisi. Çünkü ilk gördüğümüz referans noktamızdır (99 TL’nin yanındaki üstü çizili 199 TL). Çerçeveleme. Çünkü ifade algıya yön verir (%95 yağsız, %5 yağlıdan daha etkilidir). Karşılık. Çünkü bir şey aldıktan sonra verme arzusu içine düşeriz (promosyon, ücretsiz numune vd.). Otorite. Çünkü uzmanlara güveniriz (diş hekimleri öneriyor). Tuzak fiyatlama. Çünkü üçüncü seçenek diğer ikisinin konumunu değiştirir (orta boyun üstünde fiyatlanmış büyük boy patates). Varsayılanlar. Çünkü önceden seçilmişe dokunmayız (otomatik yenilemeler vd.). Kimlik ve duygu. Çünkü kim olduğumuzun karşılığı olmalıdır (Apple yaratıcıdır, On elit sporcudur).

Ve diğer trikler…

Jenerik pazarlama çalışır, yıllardır çalışıyor.

Ama artık yeni bir döneme giriyoruz.

Bu kancaların özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde her geçen gün daha az kullanılacağını göreceğiz. Çünkü artık otorite biziz. Mesela Listerine, 1920’lerde “halitozis” kelimesini yaygınlaştırdı. Böylece sıradan ağız kokusu bir ürünle çözülmesi gereken sosyal bir soruna dönüştü. Listerine gibi şirketler gelişmiş tüketici nezdinde gözden düştü. O nedenle bu aralar çok sık işi olduğu gibi anlatan, direkt konuşan pazarlama görüyoruz (The Ordinary’nin dobra konuşması gibi).

Peki gelecek Dobra Pazarlama mı? Kısmen.

İkna artık kısayolların veya duygunun değil, gerçeğin konusu olacaktır. Yapay Zekâ’nın tam ters etki yapacağı konu başlıklarından biri budur.

Gelecek Gerçek Pazarlama olacaktır.

Şu anda neredeyiz?

AI’ın maliyeti ve kabiliyeti üzerine yaptığımız tartışma bugün itibarıyla artık anlamsızdır.

Yılda yaklaşık 4.800 dolara mal olan iki Claude aboneliğiyle 4 kişilik ekip, 2018’de temel senaryoda yaklaşık 5,6 kişinin, iyimser senaryoda ise 8 kişinin yapacağı işi yapıyor ve bugünkü ücretlerle yılda yaklaşık 43.000 ila 115.000 dolar işçilik tasarrufu sağlıyor.

Bu net.

Hız ise ayrı bir konu. Bugün zorlasak en iyimiz AI kadar ve belki de ondan daha kompleks düşünebilir. Ama asla ve asla daha hızlı olamaz.

Size çok özet -hiç sevmem, bilirsiniz- ama bir kehanette daha bulunayım: 3 yıl.

Eğer büyük bir savaş ve küresel kriz çıkmazsa 3 yıl içinde bugün itibarıyla tek nefeste tanımladığınız işlerin %80’i yok olacak.

Tanımlama problemi

Tanımlama sadece bir pazarlama problemi değildir.

Çünkü araçlar gelip geçicidir ve çok azı, genellikle tek yönlü olanlar –tuzluk gibi–, belki kalıcı olabilir.

Mesela radyo, 1920’lerde zamanı, teknolojiyi ve yeni bir dünya görüşünü tanımlamıştı. Artık gündelik hayatımızın içinde neredeyse hiç yer bulamıyor.

Bugün yeni araçlar ile birlikte yeni bir tanımlama dönemine giriyoruz. Ve objektif, rasyonel insanlar olarak şunu görüyoruz: Tanımlama hiçbir zaman tamamlama olarak okunamaz. Hiçbir jenerasyon ve birkaç ortalama insan ömrünü içine alan zaman dilimi Homo sapiens’i nihai olarak tanımlayamaz ve geleceğe hazırlayamaz.

2000 yılında Türkiye’de internet kullanıcısı oranı %3,5 civarındaydı. Şu anda %87’nin üzerinde.

Bu iki Türkiye’nin aynı olma ihtimali var mı?

Aynı şekilde tanımlanabilir mi?

Tabii ki de hayır.

Geçmiş, bu topraklarda birçoğu için oryantal bir uğraştan fazlası değil. Fazlası olarak görüp öyle yaşıyor olmalarına rağmen.

Türkiye muhafazakârı artık kendini bile tanıyamıyor ve tanımlayamıyor.

İşin ortası

Digger (Tom Cruise ve Alejandro Iñárritu’nun yeni filmi) ile ilgili pazarlama kafaları ikiye ayrılmış durumda.

Birinci kısım çok az tüyoyla bugüne kadar getirilmesini ve merak duygusunun ana kanca olarak kullanılmasını övüyor.

İkinci kısım da enformasyonun değersizleştiği ve her koşulda beklendiği bu çağda bunun ilgisizliğe sebep olacağı iddiasında.

Ben hiçbir projenin, eğer yeni iPhone veya bir seçim vaadi değilse, iki uçta da kalmaması gerektiği kanaatindeyim.

Bu film sanki fiyasko olacak gibi.

Ahmak sol

Emma Jacobs, FT’nin woke kafalarından, aşırı solcu bir yazar. “Köpekleri kim dışarı bıraktı?” diye bir şikâyet yazısı yazmış. Şakayla karışık, köpeğine çocuk muamelesi yapan ve onlara herkesin davrandığı gibi kucak açılmasını bekleyen sahiplere, “Köpeklerinizi her yere çıkarmayın,” diyor.

O kadar trajikomik ki bu…

Batı’da, bizdeki deli saçması hayvan haklarına kıyasla çok daha ölçülü bir yaklaşım var. Bunu ifade edeyim.

Ancak cinsiyet değiştirdi diye erkeklerin kadın sporlarında yarışmasına alkış tutan bu dümbük kadın şu cümleyi kuruyor:

“Bazı hayvan sahipleri evcil hayvanlarına neredeyse çocuklarıymış gibi davranıyor ve gittikleri her yerde onların da kucak açılarak karşılanması gerektiğini düşünüyor. Bu da köpeklerden hoşlanmayan, onlardan korkan, alerjisi olan ya da yemek yerken, çalışırken veya film izlerken etrafında hayvan istemeyen insanlar için sorun yaratıyor.”

Bu sadece bindiği dalı kesmek değil; bu, solcuların ne kadar geri zekâlı olduklarının ve bunlara ön veren her toplumun başını beladan kaldıramadığının göstergesidir. Şimdi bu köpek sahibi, “Ben köpeğimi çocuğum olarak identify ediyorum,” dese ne diyeceksin be ahmak oğlu ahmak?

Sabır, gerçekten sabır.

Dünya lideri

Güney Kore 26 yılda kişi başı milli gelirini 17 binden 37 bin dolara çıkardı. Yaşam beklentisini +8 yıl artırdı. Yolsuzluğu 7 puan düşürdü. Özgürlüklerini korudu. Neredeyse her metrikte bizi alt ettiler. Estonya da öyle, Polonya da, Uruguay da aynı şekilde. Güney Kore’yi master örnek yaptım çünkü onların etrafı da bizimkinden az ateş çemberi değil. Çünkü bizim nihai savunmamız ve bahanemiz odur: “Bizi durduruyorlar abi…”

Evet, bu akşam Belçika Türkiye’yi durdurdu, Türkiye’den daha iyi oynayarak.

Türkiye’den daha iyi performans sergilemiş küçüklü büyüklü bu ülkelerin Türkiye’den en büyük farkı ne, biliyor musunuz?

Dünya lideri olmaya çalışmıyorlar.

Hayırlı hafta sonları.

Akademiden uzak dur

AI ile ilgili yaptığımız her tahmin bizi 1900’lü yılların deli saçması gelecek öngörülerini ortaya atmış kıyamet spekülatörlerine benzetmeye başladı. Ve hatta milenyumun başındaki iklim felaketi düzenbazlarını da andırıyor olabiliriz.

Evet, benziyor, andırıyor ve balon gibi hissettiriyor. Bu kadar. Ancak gerçek bizim korkularımızın da ötesinde bir yerde.

Yapay zekâ ile birlikte bilgiyi ele alışımız tamamen değişecek. İnsanların akademik yetkinlikten her geçen gün daha da uzaklaşacağı ve akademinin nihayetinde sadece entelektüel bir uğraş olarak kalacağı bir geleceğe ilerliyoruz.

Bu yeni çağda bilgiyi kovalayanlar arasında etkilenmeyecek tek tür belki dedikoducular olacaktır.

Varsa üniversite çağına yaklaşmış çocuğunuz, mesleğe yönelin. Akademiden uzak durun.