Kim patlar?

Geçenlerde birkaç kişi bana “AI balonu sönüyor mu?” yazdı.

Zannedersem benim burada yapmaya çalıştığım her uyarı ve pratikte yaşananlar genel olarak toplumun fark etmediği veya o yöne bakmak istemediği meselelerden oluşuyor.

AI ve benzeri her dramatik değişimin en büyüleyici tarafı şu: Çoğu zaman o eşiği geçtiğimizi, geriye dönmenin neredeyse hayal edilemez hâle geldiği ana kadar fark etmeyiz.

Elektriği, matbaayı, otomobili, interneti veya akıllı telefonları düşün.

Bunların hiçbirinin medeniyeti kökten değiştirdiği, herkes tarafından kabul edilen tek bir an yoktur. Bunun yerine binlerce küçük değişimin biriktiği ve nihayetinde artık dünyanın eskisi gibi olmadığı bir anın farkındalığı vardır.

Yapay zekâ, insanların başka teknolojiler geliştirmek için kullandığı zihinsel emeğin bir bölümünü artık kendisi gerçekleştirebiliyor.

Bu, yapay zekânın potansiyel etkisini önceki teknolojilerden temelden farklı kılıyor.

Eşik 1 — Bilgiye anında erişim — GEÇİLDİ

Eşik 2 — Zihinsel üretimin ucuzlaması — GEÇİLDİ

Eşik 3 — Yapay zekânın karar süreçlerine katılması — GEÇİLDİ

Eşik 4 — Yapay zekânın bağımsız ve uzun süreli işler yürütmesi — ŞU SIRALAR GEÇMEYE BAŞLADIK

Eşik 5 — Yapay zekânın yenilik üretme mekanizmasını geliştirmesi — BEKLENİYOR

Bu kronoloji seni tatmin etmiyorsa şu tespitime kulak ver ve bundan kork:

Yapay zekânın en önemli eşiği, makinelerin insanlardan daha iyi düşünmeye başladığı an olmayabilir. Asıl eşik, makineler bunu gereksiz hâle getirdiği için insanların bazı bağımsız muhakeme becerilerini düzenli olarak kullanmayı bırakması olabilir. Tıpkı artık telefon numarası ezberlemediğin, harita okumayı öğrenmediğin gibi.

Ve evet, cevabım “Hayır, bu bir balon değil” ve son kertede öyle olduğunu düşünenler patlayacak.

İyilik kazanır mı?

House of Cards uzun bir müddet baş döndürmüştü. Ben de mesleki deformasyon gereği peşine kapılanlardandım. Bu dizinin sadece tarihsel tüyoları ve imaları değil (Frank Underwood’un, JFK’nin başkan yardımcısı, sonra başkan olan ve bana göre JFK suikastının bir numaralı şüphelisi LBJ’yi canlandırdığı gibi), insana genel itibarıyla bakış açısı da dramatikti. İzlediysen belki fark etmişsindir, izlemediysen söyleyeyim: Bu dizide hiçbir iyi karakter yok. Herkes ya kötü ya da çok kötü. Bu distopya tabii ki bilinçli. Bu USA’de azımsanmayacak bir çoğunluğun dünya görüşü. Ve evet, doğru tahmin ettin, genellikle aşırı solun.

Bugün içinde bulunduğumuz durumları ve yaşadığımız tüm hayal kırıklıklarını okurken aklıma serinin az kötü sayılabilecek gazeteci karakterlerinin şu diyaloğu geldi:

Lucas Goodwin: “Yaptığı yanına kâr kalacak, değil mi?

Janine Skorsky: “Evet, kalacak.”

İçinde yaşadığımız gerçekliğin önemli bir özeti bu. “İyilik kazanacak” bize satılan en büyük yalandır.

Savaş kokusu

ABD’de ve yakın müttefiklerinde artık gözden kaçmayan bir savaş hazırlığı var. Covid’de yaşadıklarımız, halk için kontrol ve anlamları noktasında fikrimi epeyce değiştirdi. Topyekûn bir savaşın imkânsızlığı nükleerde düğümleniyor ama ya yanılıyorsak? Ya Ukrayna ve Rusya örneğinde olduğu gibi bitmeyen didişmelerin ürettiği statükolar yeni bir siyasi ve uluslararası modele dönüşüyorsa?

Savaş çığırtkanlığı yapmak istemem ama burnumuzun dibinde hiç barış kokusu yok.

Kendime hiç mi hiç üzülmüyorum ve hep söylüyorum, bir millennial olarak biz dört ayak üstüne düşmüş, hiç zorluk çekmemiş bir nesiliz. Derdim bu yeni Alpha’lar. Onlar tıpkı bizim dedelerimiz ve onların babaları gibi savaşın dibinde büyüyebilirler.

Hangisi zor?

Üretim mi zor, satış mı?

Satıştan ne anladığımızla ilgilidir. Eğer fiyatsa üretim sürüme, eğer nadir elementse üretim network’e, eğer tasarımsa üretim üne, eğer teknolojiyse üretim ekibe ağırlık verir. Ve nihayetinde sürüm, network, ün, ekip, hepsi satış için birer kaldıraçtır.

Peki en büyük kaldıraç hangisidir?

Tabii ki Pazarlama.

Ve Shakespeare’in dediği gibi, bütün mesele de burada…

Dağa binilmez

Geçen memleketim Gostivar’dan liseli gençlerin çektiği bir video düştü önüme. Çok keyif aldım, bol bol güldüm izlerken. Gostivar ağzı komiktir. İçinde günlük konuşmalarda sık sık kullanılan Makedonca, Sırpça, Arnavutça, Fransızca ve İngilizce kelimeler vardır. Kültürel bir motiftir ama biraz da turşudur yani…

Bilmeyenin kulağını tırmalar.

Derinliği yoktur, gündeliktir.

Mesela Gostivarcada “dağa binilir”… Bu lafı TR’de ilk kullandığımda üniversiteli dostum Erman (kulakları çınlasın) günlerce gülmüştü. Çünkü ata binilir. Dağa çıkılır.

Bugün insan gibi konuşabiliyor, gencecik kızların öküz gibi erkeklerle zorla evlendirilmiyor ve dört başı mamur bir memlekette yaşıyorsan bunu Atatürk’e ve Cumhuriyet’e borçlusun.

Ve ikilemlerin seni tükettiği şu kaotik gerçekliğinde eğer hâlâ aklını yitirmediysen bunu her geçen gün daha iyi anlıyorsundur.

Öyle değilse at yerine dağa binmeye çalışıyorsun demektir.

Ne diyeyim, kolay gelsin…

Kutlu olsun Cumhuriyet.

İnsan mısın sen?

Bugün Donald Trump Truth Social’da uzun bir mesaj yazmış. İçeriğinde Bill Maher’a giydiriyor. Bilmiyorsan çok da önemli değil, liberal bir talkshowcu bu. Trump’ı eleştirince klasik Trump giydirmiş hemen. Normalden bayağı uzun yazmış ama. Ben de “Ulan ne manyak adam, nelerle uğraşıyor, acaba kendi mi yazıyor bunları?” diye geçirdim içimden.

Biri post atmış: Pangram diye bir AI platformu var, yazı, görsel vs. içeriklerin AI mı değil mi diye kontrol ediyor. Ben de birkaç yazımı test ettim, hepsi çok şükür %100 insan olarak geçti. Bunu siteye entegre edeceğim. Elimizde bir kalemimiz var. Etraf sahtekâr dolu. Güzel uygulama.

Merak ediyorsan linki burda: https://www.pangram.com/

Sahtekârların pazarı dağılıyor

Yapay zekâ heyecanında son birkaç haftadır genel bir duraksama var. Bunu internetten borsaya her alanda hissediyoruz. Heyecan “adında yapay zekâ geçen her şey yükselir” noktasından “tamam, getirisini göster bakalım” noktasına geldi.

Size şöyle kritik bir gözlem yapayım: Daha önce de konuştuğumuz üzere yapay zekâ birçok alanda yetenek geliştirmeden iş yapmayı mümkün kılıyor. Bunun tehlikesi işlerin kaybolmasından ziyade şurada: Bir bilgisayar mühendisi veya tasarımcı olmak ciddi özveri ve disiplin gerektiriyor. Şimdi hayatında hiç özveri ve disiplin geliştirmemiş insanların hepsi AI’ı bir fırsat olarak görüp işlere atlıyor. Bu işlerin %99’u başarısız olacaktır. Çünkü sonuçlar üretebiliyor olmanız sizi daha az fake yapmıyor. Bu durum da nihayetinde ücretli AI’ın sadece profesyonellere cazip göründüğü bir pazar yaratacak. Bu AI şirketleri için ciddi bir problemdir.

Siz sahtekârlar, fazla sevinmeyin. Tik tak.

Steroid Demokrasi

Perspektif her şeydir. Bunu “30 Sayfa”da tartışmaya çalıştım. Ama kitabın vaadi üzerine kısa kesmiştim.

Bu tabii ki çok derin bir konudur. Çünkü nihayetinde “Gerçek nedir?” sorusu etrafında düğümlenir.

Mesela Nietzsche ve Jung’u John Locke ile aynı odaya koysaydınız, insan zihni ve topluma bakış açıları konusunda %100 oranında ters düşerlerdi ve hem sorunlar hem de çözümler hakkında amansızca tartışırlardı.

Tabii burada şunun altını çizmek durumundayız:

Tartışmayı mümkün kılacak asgari koşulları sağlamak ve rivayet ile veriyi birbirinden ayırmak şarttır.

Bunu biz toplum olarak yapamıyoruz.

Yani bu sadece Türkiye’nin problemi değil; demokrasi dediğimiz mefhum Roma ve devamı sayılabilecek Birleşik Krallık ve Amerika gibi ülkelerin dışında kolay kök salmadı. Şöyle bir düşün: Türkiye’de kaç çeşit Atatürk var? Ben şahsen en az onlarcasıyla karşılaştığıma yemin edebilirim. Aynısını Churchill, Lincoln, Washington ve hatta Hitler için bile söyleyemezsiniz. Bu iddiaya zıplayacak çok kâğıt milliyetçisi tanıyorum ama sosyal sonuçları itibarıyla Atatürk’ün yarattığı dilemmaya yakın bir tane örnek bulamazlar. Ve bu tabii ki Atatürk’ün suçu değildir. Rivayet ve verinin birbiri içine girmesinin arkasındaki temel katalizör inançtır. Çünkü meşhur deyimiyle inancı veriye değil, veriyi inanca uyduran kafatasçılar bu toprakların mahsulüdür. Ve bu her iki taraf veya birçok taraf için geçerlidir: sağından soluna, başından ayağına kadar. Bu kültüreldir.

Dün “Türkiye’de demokrasi yok” dememe birkaç kişi alınmış. Onlara cevap olsun. Seçim demokrasi mefhumunun belki en düşük seviyesidir. Seçimle demokrasi sağlanmaz.

E, nasıl sağlayacağız? Sağlayamazsın kardeşim.

Sizden demokratik bir toplum çıkmaz, kusura bakmayın.

Peki neden? (Gel tartışalım…)

Modern liberal demokrasiye doğru Batı’nın izlediği rota, Roma’dan ABD’ye uzanan süreçte mülk sahibi soylular ile tüccarların merkezî otoriteyi dengelemesiyle, aşağıdan yukarıya şekillenen kademeli bir hak ve oy genişlemesine dayanır; buna karşın kalıtsal bir soyluluğun bulunmadığı Osmanlı-Türkiye geçişi, devlet güdümlü toprak yapısı içinde, askerî-bürokratik elitlerin devleti korumak amacıyla yukarıdan aşağıya kararnamelerle gerçekleştirdiği hızlı, devrimsel ve kurumsal bir modernleşme sıçraması olarak gerçekleşmiştir.

Yani özeti şu: senin özünde, ailende demokrasi yok. Devletinde de yok. Mücadelesini vermediğin şeye sahip olmak steroid ile kas yapmaya benzer. Bunu anlayın. Kendinizi tanıyın.

Şimdi bana “Ama Gezi, ama 15 Temmuz” dersen, bak güzel kardeşim, şöyle ki:

Gezi Parkı ve 15 Temmuz çok önemli dönüm noktalarıdır. Ancak bu olaylarda taraflar, evrensel hukuk veya demokrasi gibi ortak değerler için değil, kendi yaşam tarzlarını ve güçlerini korumak için mücadele ettiler. Yani yaşananlar ortak bir demokrasi bilincinden ziyade, toplumdaki derin kutuplaşmanın ve “devleti kim yönetecek” kavgasının bir sonucuydu.

Türkiye reformunu da aydınlanmasını da yaşamadı, ithal etti. İthal edilen reform kas değil, steroiddir. Şırınga bitince erir.

Öyleymiş gibi davranmaya devam etmek istiyorsan bu da, en başında dediğim gibi, bir perspektif meselesidir.

Pazarına bereket…

Türkiye'nin durumu

Türkiye iç politikası ile ilgili eleştirilerime son vereli uzun zaman oldu. 2023 seçimleri bence en az 2017 anayasa referandumu kadar kritikti.

Artık Türkiye gibi ülkelerin tüm durakları tükettiğini düşünüyorum. Dünya globalizasyonla birlikte görünmez bir kültürel savaş yaşadı. Gelişmekte olan ülkelerin çoğu bu savaşı kaybetti. Muhafazakârlar, biliyorsunuz, yıllarca “dış güçlerin etkisinden” bahsetti. Bu tekrarlandıkça gerçekleşen bir kehanete dönüşmüş görünüyor. Bence Türkiye’nin kaderi artık gelişmiş dünyanın kaderinden farklı değil. Bu kendi geleceğini belirleme kabiliyetini kaybetme durumu çok ciddi bir problemdir ve açıkçası benim bu konuları tartışmaya kapatmamın arkasındaki temel nedendir.

Türkiye, inanç sistemi çökmüş, politik olarak de facto diktatörlükle yönetilen ve ortak bir ülküde bir araya gelemeyen bir devlet görünümündedir.

Bu tanımlamanın sonuna kadar arkasındayım. Türkiye iç politikası ile ilgili de artık yazmayacağım. Bu son yazım. Ümitsiz vakadır. Üzgünüm.

Olmazsa olmazların olmazsa olmazı

Eğer bir yerde gelişim, bugünün dünü aratmadığı iyileşmeler ve güçlü motivasyon varsa orada güven vardır.

Güven inşa edemediğiniz noktada bir hiçsiniz.

Bakın: “sıfır”, “null”.

Hiçbir şey güvenden daha değerli değildir.

Hiçbir şey.