Kabile

Kabile (Tribe/Cemaat) ağırlıklı olarak duygusal eğilimle tepki gösterir. Çoşku ve hüzün nostaljik bir ritüelle dışa vurulur. Retorik anlık da olsa derin anlamlar ifade eder. Stadyumlar aynı anda hakeme küfreder ve senkronize şekilde sevinç gösterir. Tribe olmak bunu gerektirir.

Markalar da kabileler oluşturur. Marka olmanın ifrat noktası budur. Apple yeni ürünün lansmanı için günler öncesinden çadırlar kurdurmuştur. Harley-Davidson bir yaşam tarzı kültü doğurmuştur. Bu durum markanın niteliksel faydalarından sonra tüketici ile kurduğu duygusal bağın bir sonucudur ve ancak istikrarlı ve tutarlı bir söylem/retorik ile sağlanabilir.

Yeterli

Katıldığım bir etkinlikte yürüme parkurlarında teknik nedenlerden dolayı mecburi kasisler (tümsek) yapılmıştı. Bu kasislere insanların takılmaması için alınan önlemse üzerine kırmızı/siyah renkli ikaz bandı yapıştırmak olmuştu. Üzerine veya önüne herhangi bir uyarı levhası konulmamıştı. Dolayısıyla bant işe yaramadı. Çoğu insan takıldı ve düştü. Çoğu insan da sendeledi.

Bant çözümü ile soruna cevap bulan yönetici veya karar verici her kimse, belli ki kendine göre ‘Bu yeterli olur!’ demişti. ‘Bu yeterli olur’ kafası bazı alanlarda tehlikeli sonuçlar doğurur. Sağlık, güvenlik, gıda gibi konularda ‘Bu yeterli olur’ sizi işinizden eder.

Cesaret ve özgüven

Fuarda bir soru sorduk. Ana önermemize bağlı olarak ‘Türkiye başarır çünkü?’ dedik. Beyaz parlak bir zeminde insanlar fikirlerini yazsın istedik.

Fuar boyunca gözlemlediğim davranışsal eğilim çok ilginç oldu. İnsanlar kendi çünkülerini yazmaktansa başkalarının çünkülerini silmekle uğraştılar. Tabii ki buna müdahale ettim. İki sebebi var:

Birincisi; bir yere beyaz bir sayfa ve bir kalem bırakacak cesaretiniz varsa, oraya yazılacakları sindirebilecek anlayışa da sahip olmanız gerekir. Yoksa ‘Bu ne perhiz bu ne turşu!’ derler.

İkincisi; fikirlerimizi paylaşmaktan utanmamalı ve çekinmemeliyiz. Bu özgüvendir. Diğer taraftan başkalarının görüş ve fikirleri bizi korkutmamalı. Bu cesarettir. Türkiye bu konuda çok yol katetmesi gereken bir ülke. Maalesef.

Makul

2011’in bağımlılık yapan cliffhanger’ı Suits’te Mike uzlaşma ile aldatıldığı davada kaybetmeye ramak kala şöyle sıyrılıyordu:

-MIKE: According to Bowmaster v. Whitely, if a party to a settlement is surprised by the repudiation of the settlement, the court must give a reasonable amount of time to prepare for the trial.

-JESSICA: A reasonable time?

-MIKE: Yes, your Honor.

-JESSICA: You get five minutes.

Jessica’ya göre “makul” (reasonable) zaman 5 dakikaydı. Tabi öncelikle hukuk böyle çalışmaz bu bir kurgu, ancak hayatımıza hayli nüfus etmiş “makul” güzel özetlenmişti. Makul zaman, makul fiyat, makul adet, makul kalite vs. Makul nasıl belirlenir? Terazi sağduyuysa başkasının aklıselimine ne kadar güvenebiliriz?

Makul sevimli duran lakin ölçülemeyecek zararlara sebep olabilecek potansiyelde bir mefhum. Pazarlıklardan, sözleşmelerden ve genel olarak hayatınızdan uzak tutun.

Panik

Panik Yunanca bir kelime. Orman ve arazi tanrısı olan “Pan” kökünden geliyor. Yunan mitolojisinde Pan’ın orman ve arazilere saldığı gizem dolu seslerin insanları derin korkulara sevk ettiğine inanılırmış.

Panik gerçek bir duygudur. Yok etmeniz mümkün değil ancak elinizi kalıcı şekilde güçlendirebilirsiniz.

Her şeyden önce hissetmekle düşünmeyi birbirinden ayırmanız gerekir. Bu iki eylemden biri rasyonel diğer ise değildir. Hisler hormonal ve karmaşıktır. Genellikle size aslında içinde bulunmadığınız bir gerçeğin tarifini yapar. Bu distopik sisi ancak rasyonel seçimler yaparak dağıtabilirsiniz. Bu da ancak düşünmekle olur. Hissetmeyi düşünmekten ayırın.

Diğer taraftan panik kontrol dürtüsüyle bağlantılıdır. Şunu net olarak söyleyeyim: Kontrol illüzyondur. Bunu kabullenmek panik için bir antidottur. Hiç birimizin hayatı tasavvur ettiğimiz şekliyle kontrolde değildir. Sizi gözle göremediğiniz bir virus bir hafta içinde öldürebilir. İnsanlığı sonsuz uzay boşluğundan gelen bir meteor taşı evren sahnesinden silebilir. Kontrol illüzyondur. Evet, bu illüzyon bizi odakta tutar ve yaşamamızı sağlar. Ancak etkisine fazla kapılırsanız Pan’ın gizemli seslerini duymaya başlarsınız.

Geliştik

1995 yılında İstanbul’da 700MB bir filmi dial up (çevirmeli) internet bağlantınızla indirebilmek için 3-4 güne ihtiyacınız vardı. Bugün aynı işlem 20 dakikanızı alır. Aynı yıllarda İstanbul’da hala su sorunu çözülememişti. Kritik olarak niteleyebileceğiniz 50’nin üzerinde çevre yolu bağlantısı, köprü ve geçitler hala yoktu. Bugün İstanbul’un yaşadığı diğer yaşam lükslerini saymıyorum bile.

Tepeden tırnağa geliştik ve fakat unuttuk.

İnsanlar unutur. Bu -yine- bana göre evrimsel bir defodur. İnsan beyni hazır zamanını dramatize etmeye meyillidir. Geçmiş hep daha iyi hatırlanır oysaki ekseriyetle çok daha kötüdür.

İstatistikler şimdiki zamanı daha iyi anlamanız ve geleceğe daha verimli bakmanız için vazgeçilmez bir araçtır. Karl Pearson’un dediği gibi: İstatistik bilimin grameridir. Kullanın.

Sorun görenler

Çin’de 1960 yılında 15 milyondan fazla insan açlıktan ölmüştü. Aynı Çin bugün süper güç Amerika’ya kafa tutan ve onu tedirgin eden refaha ulaşmış durumda. Artık Çin’de açlık sınırının altında bulunanların nüfusa oranı %1’in altında.

Bu gelişim tesadüf değil. Bu gelişim iyileşmeyi isteyenlerin eseri.

İş insanını değerlendirme kriterlerim arasında birinci sıra “sorun görme” yetisindedir. Eğer bir işçi/çalışan sorunu görüyorsa yada sorunu arıyorsa yetkindir ve gelecek vadeder demektir. Zıt profil ise geçiştiricidir. Geçiştirenler gelişimin önünde kanserdirler.

İyileşmeyi isteyenlerin ve gelişimi arzulayanların tipik özelliği sorun görme yetileridir.

Türkiye ekonomisinde sorun görenler, geçiştirici kronikler tarafından 5 yıl önce çarmıha gerildiler. Sonuç ortada.

Nasıl?

Bir ürün çalıştığında genellikle nasıl çalıştığına kafa yormayız. Tüm odak işlevsel olmasındadır. Elektrikler çalışır, sular akar ve otomatik kapılar açılıp kapanır; her şey olması gerektiği gibidir.

Bu ürünler ancak arıza verdiğinde “Nasıl?” merakımız uyanır. Lakin pozitif bir sonuç olarak mecburiyetin öğrettikleri kalıcı olur.

Türkiye globalle birlikte derin bir ekonomik krizin içinde. Çalışırken nasıl çalıştığı sorulmamış bir çok alet şimdi kurcalanmaya başlandı. Bu kriz bize çok şey öğretecektir. Umalım ki; kaza vuku bulmadan “Nasıl?” sorusunu soracak nesillerin yetişmesine vesile olsun.

Gostivar'ın trajedisi

Alelade (Olağan) işlerin arasından ölüm açık ara sıyrılır ve ciddiyetini korur. Ölüm tüm olağanlığına karşın çok ciddi bir iştir. Ölen kim olursa olsun -hain dahi olsa- sevinilmez ve laubalilik gösterilmez. Ölüm çok ciddi bir iştir.

Bir kaç yıl önce Oscar Wilde’ın şu sözünü okumuş ve çok etkilenmiştim:

“Dostun acısını paylaşmak kolaydır. Dostun başarısına sempati göstermek üstün bir karakter gerektirir.”

Ölüm acıdır ve acılar ekseriyetle daha çok paylaşılır. Gostivar’ın başından çok trajik bir olay geçti. Bu elim vaka üzerine yapılan bazı sadist yorumlara baktığımda insanlık adına çok derin üzüntü duydum.

Düşünmeden edemiyorum… Bir topluluk kolay olanı yani acılarını bile paylaşamıyorken başarıları kim ne yapsın?

Başınız sağolsun.

Her şey ürün değildir

Pazarlama her zaman üründen bahsetmez. Duygulara konuşur ve anın akışını belirler. Bu marka izlenimi için bin övgüden iyidir.

İnsanların bize nesnel faydaları olabilir. Ancak bu faydaları sağlarken bize nasıl hissettirdikleri çok önemlidir. Bu bir arketiptir. Değişmez. Aynı şey markalar için de geçerlidir. Bize üründen ziyade (nesnel fayda) markanın ne hissettirdiği hayati önemdedir. Bu nedenle ürünü bir tarafa bırakıp duygulara yönelmek bazen en doğru hamleniz olabilir.

Biz bu çeyrekte bunu yaptık ve şu sloganı seçtik:

“Haydi Türkiye! Sen Başarırsın.”