Verinin dersi

İkinci Dünya Savaşı’nda 70 milyon insan öldü.

70 milyon.

Bu, dönemin Almanya’sının ya da Fransa ve İngiltere’nin toplam nüfusu. Dönemin toplam dünya nüfusunun %3’ü. Bugüne karşılığı yaklaşık 250 milyon insan demek.

Bugün yükselen sağcılığa karşı sorulan “Ders aldık mı?” sorusu ilgisizdir.

İnsanlığın büyük bir bölümü veriden ders almaz; inançtan ders alır.

Homojen

Finlandiya’da tam kapsamıyla yalnızca devlet okulları sistemi işler. Aynı sistem Amerika’da ya da Türkiye’de çalışamaz. Mesele yalnızca kültürel farklılık değil, homojenliktir. Amerika’yı geçtim, Türkiye’de bile bin farklı görüşten insan yaşar.

Homojenlik hiçbir zaman ideal ya da arzu edilen bir hedef olarak kovalanmamalıdır. Naziler bunu kovaladı. Ama siz onu kovalamadan elinize verilmişse, iyi değerlendirmek gerekir. Macaristan’da, tüm eleştirilere rağmen, Orban bunu yaptı; Polonya’da da benzer bir süreç yaşandı. Finlandiya’da da durum farklı değil.

Bizim için ise bu gemi çoktan yol aldı.

Bu pazar üzerine düşünmen için sana bir sorum var:

Sence bu halde oluşumuzun sebebi, ne istediğimizi bilmememiz mi, yoksa seçme özgürlüğüne sahip olduğumuza inanmamamız mı?

Önünde duran

Objektif, Latin kökenli bir kelime. Özetle, olgulara bakmak; hislere değil, onlara göre hareket etmek demek.

Önünde olanı görüp ona göre davranmak anlamına geliyor.

Bu konseptin en problemli tarafı, olguların yer değiştirebilmesi ve bazen kendi içinde değişmesidir. Uzun süre eski olgularda takılı kalmak ise genellikle inanç sistemlerinin kancasına dönüşür.

Objektif olmak zordur.

Çünkü inanç -ya da adına her ne derseniz- bir noktada beynin savunma mekanizmasına dönüşür. Bu durum, sigara içmemesi gerektiğini bilen birinin beyninin ona her türlü oyunu oynayarak sigarayı bırakmanın ne kadar kötü bir karar olacağına onu ikna etmesine benzer.

Bu analojiye dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim:

Objektif insan, irrasyonel bağımlılıkları çok az olan insandır.

İyi hafta sonları…

Kapitalizm mucizesi

İnanılmaz bir dünyada yaşıyoruz.

Kapitalizmin olması gerektiğinden çok daha az övgü aldığını düşünüyorum.

Şöyle düşünün: Şu anda bu yazıyı size yazabilmem için kontrolümün neredeyse hiç olmadığı onlarca katmana güveniyorum. Elektrik şebekesi çalışıyor, internet servis sağlayıcıları veriyi bir yerden bir yere taşıyor, sunucular bu metni saklıyor, farklı dijital servisler onu işliyor, tarayıcılar ekrana uygun hale getiriyor vd.

Beni en çok etkileyen şeylerden biri de şu: Kapitalizm ve rekabet, inanılmaz derecede karmaşık bu sistemleri zamanla ucuz, erişilebilir ve neredeyse görünmez hale getiriyor.

Yapay Zeka bunun şu anda yaşayan en net örneği.

Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler…

Zihnin kimde

“Gözlerimle görsem inanmam.”

Zaten gözlerinle görmezsin. Ve pazarlama bunun farkındadır.

Görme dediğimiz şey; renkleri, derinliği, hareketi ve anlamı beynimizin geçmiş deneyimleri, beklentileri ve eksik veriler üzerinden kurduğu bir yorumdur. Yani dış dünyayı olduğu gibi değil, beynimizin hayatta kalmak için yaptığı en güçlü tahminle deneyimleriz. Bu yüzden gerçeklik dediğimiz şey, çoğu zaman dış dünyanın kendisi değil; zihnin bizim için hazırladığı ikna edici bir simülasyondur.

Nörobilimci Anil Seth’in söylediği gibi: “Algı, nesnel gerçekliğe açılan doğrudan bir pencere değildir.”

Zihnini kime ve neye açtığına dikkat et.

Uzmanlık tanımı

Bugün ihtilaf yaşadığımız bir müşterime şunu söyledim:

“Nasıl marka olacağını tam kestiremiyor olabilirim. Ama nasıl marka olamayacağını %100 biliyorum.”

Bence bu, kusura bakmayın, mütevazı olamayacağım ama uzman olmanın tanımıdır.

Delilikle akıl yürütemezsin

Geldiğim noktada şunu kesin bir netlikle söyleyebilirim:

Köktendincilik, yani fundamentalizmle akıl yürütüp rasyonel kalamazsınız. Kim ne derse desin, bu kişiler bir sistemin ya da yaşamın dayattığı koşulların, yani “coğrafya kaderdir” söyleminin bir sonucu değildir. Bunlar delidir; çünkü cinnet hâlindedirler.

Hitler ve ekibi böyleydi. İran başta olmak üzere Ortadoğu’nun büyük bir bölümü de böyle.

Müzakere edemezsiniz. Bunu unutun.

Dengeyi boz

Eğer yapay zekânın, severek ve seni sen yapan tüm varlığınla ortaya koyduğun işine ya da mesleğine köstek olacağını düşünüyorsan, Matrix’ten şu diyaloğu hatırla:

Neo: “Mimar (yapay zekâ) bana, kaynağa geri dönmezsem Zion’ın bu gece, gece yarısına kadar yok edileceğini söyledi.”

Kâhin: “Lütfen… Sen ve ben kendi seçimlerimizin ötesini göremeyebiliriz, ama o adam hiçbir seçimin ötesini göremez.”

Neo: “Neden?”

Kâhin: “Çünkü onları anlamıyor; anlayamaz da. Onun için onlar bir denklemdeki değişkenlerden ibaret. Her değişken teker teker çözülmeli, sonra da karşı hamleyle dengelenmeli. Onun amacı bu: denklemi dengede tutmak.”

Neo: “Peki senin amacın ne?”

Kâhin: “Onun dengesini bozmak.”

Pazarlamacı arkadaşım, işin tam olarak bu.

Olacak olan

Çok ciddi bir değişimin eşiğindeyiz. Bu, bir içgüdü ya da inanç değil.

Dostlar, benim işim; belki de küçüklüğümden beri anlamlandıramadığım bir şekilde, takıntılı biçimde gözlem yapmak oldu. Odağım, ilgimi çeken herhangi bir konuda o kadar derinleşti ki, biri o sırada böbreğimi çalsa fark etmezdim.

Belki 2023 öncesi kadar seyahat edemiyor ve çocuk büyüttüğümüz için haliyle aynı seviyede okuyamıyorum. Ancak şunu net bir şekilde görüyor ve biliyorum: AI’la birlikte, önümüzdeki 10 yıl içinde hayatlarımız korkunç seviyede değişecek.

Bu bilgi bende heyecan, korku ya da belirsizliğe karşı bir tedirginlik yaratmıyor; daha çok afallamışlık, şaşkınlık, dağınıklık ve açık konuşmak gerekirse ne yapacağını bilemeyen bir hâl oluşturuyor.

Neyse, meşhur tabirle: Olan olmuştur. Olacak olan da olmuştur.

Hayırlı pazarlar.

Artemis

Biz, Apollo Ay Görevleri sırasında henüz doğmamıştık. O dönemde doğan dedelerimiz ve babalarımız ise ya konuyla ilgilenemeyecek kadar fakirdi ya da iletişim imkânları oldukça kısıtlıydı.

Bugün dört muhteşem insanın Ay’a yaptığı bu yolculuğu heyecanla takip etme fırsatını yakaladık. İnanılmaz.

Bu kişisel notun ötesinde, pazarlamanın uyumaması; bu kaldıracı, diğer kampanya dönemlerinde olduğu gibi anlamlı bağlar kurarak işlemesi gerekir.

Godspeed.