Kırmızı çizgi

Blog’u uzun yıllardır her gün tutuyorum. Dün yazma fırsatını kaçırdığım nadir günlerden biri oldu. Evet, günlük yazıyorum. Çünkü o güne dair güncel gözlemlerimi paylaşmak benim için çok önemli. Gün hızlı eskiyor, gündem de öyle. Bazen biriktirdiklerimi belli bir sırada paylaştığım da oluyor. Ancak çok turfa.

Bu Blog’un sadık bir okuyucu kitlesi var. En başından beri burada olanlar var. Ekserisi kritik etmeyi seven ve perspektife makas attırmayı arzu eden kişilerden oluşuyor. Ara sıra hiç anlaşamıyoruz ve bazen sadece “Sana göre öyle…“de uzlaşabiliyoruz. Yeterli ve yeter ki, düşünmeye devam edelim.

Dün birileri “Kırmızı çizgi” saydığım bir haddi aştı. Kırmızı çizgilerin (Mesela bu Blog’u her gün yazmak benim için kırmızı bir çizgidir) en ilginç tarafı geçildiğinde tarafların kendilerini hiç hazır olmadıkları bir alanda bulmalarıdır. -Bu arada, öncelikle şunu netleştirelim: Bu tabir yani “Kırmızı çizgi” Ermeni diplomat/iş adamı bir zata ait. Kendisi önemli bir uluslarası toplantıda eline kırmızı kalem alıp; o dönemde belli belirsiz olan dağılma aşamasındaki Osmanlı sınırlarını kendi kafasına göre işaretlemiştir. Buradaki “Kendi kafasına göre…” kısmına çok önem veriyorum. Çünkü bu sınırlar eğer çizebilecek kabiliyet ve yetkiniz varsa keyfidir. Tony Stark eline bir şey tutuşturulmasını sevmez ve Edvard Grieg şans kurbağası olmadan yaşayamaz. Kırmızı çizgi keyfi çizilir. Gerçeğe, akla veya yönteme uymak zorunda değildir. Kaldığım yerden devam ediyorum: Bu nedenle ikinci kişiler tarafından anlaşılması da beklenmez. Sadece saygı duyulması yeterlidir. Aşıldığında ise artık iki taraf da birbirine yabancılaşır. Çünkü bu alan yenidir, anlaştığımız üzere yani müşterek olmaktan farklıdır. Buraya geçtikten sonra “Neden eskisi gibi olamıyoruz?” demek bazen pişmanlık veya pişkinlik ve bazen kırmızı çizgilerin doğasını anlamamaktan kaynaklanır.

Artık eskisi gibi olamayız.

Normlar

Normsuz hiyerarşi inşa ederseniz, hiyerarşi dağıldığında (Bizde büyük çoğunluğu siyasi iradeden teşekkül eder) çatışma, kargaşa ve son kertede kaos yaşarsınız.

Yaşadığımız sorunların birçoğu insan niteliği ve tarihsel birikim dikkate alındığında “Ne var abi hallederiz!” seviyesinde görünebilir. Ancak atlamamakta fayda var: Bizi bu noktaya normsuzluk getirdi ve hataya düşme; doğru normlar inşa etmek yüzyıllar alır, yanlış olanları da aynı şekilde.

Yanlış ittifak

“Düşmanımın düşmanı dostumdur!” klişedir. Sağlıklı bir ittifak önerisi değildir. Dostun olmayan taraf herhangi bir oyun teorisi içinde orta veya uzun vadede düşmana dönüşebilir. Çünkü en tehlikeli düşmanlar dost zannettiklerinden evrilir. Ve hayır, gerçek dostlar düşman olmaz.

Düşmanının düşmanı, düşmanının düşmanıdır.

Görünen

Görünenin arkasında hep bir görünmeyen aradığınız dünya size zindan olur. Konforunuz kalmaz. Yorar. Aksi her görüneni saf bir yaklaşımla kabullenmek değildir tabi ki; ilk etapta görünene göre iş yapıp, görünmeyeni spekülasyondan saymak gerekir.

Kafanızdaki kurgu görünenle uyuşmadığında olguları spekülasyona göre değil, spekülasyonu olgulara göre bükün.

Hem siz rahat edin, hem de etrafınızdakiler.

Internet'i kapatamayız

Internet’e erişimi kısıtlayamayız. Bakın, bu olgu bugün itibariyle elektrik ve hatta suya erişimimizden bile daha kritiktir. Internet’in bugün itibariyle çalışmadığı bir Dünya düşünün: Uçaklar kalkamaz, tüm lojistik hizmetler askıya alınır, bankacılık/borsa dolayısıyla ekonomi durma noktasına gelir, savunma sistemleri çalışmaz ve sağlık hizmetlerine erişim büyük ölçüde noktalanır.

Internet’i ka-pa-ta-ma-yız! Bu imkansızdır.

Internet’te hoşumuza gitmeyen, yanlış bir şeyle hesaplaşmanın ise tek yolu; hukuk çerçevesinde tazminat ve itibarsızlaştırmadır.

Kapatamadığımız açık bir sistemin içinde sayısız arka kapısı olan bir dükkanın ön girişine kilit vurmak; gerçekten yaşadığınız dönemi/zamanı anlamadığınızı ve bambaşka suni bir gerçeklikte yaşadığınızı gösterir. Üzücüdür.

Yusuf Dikeç

Yusuf Dikeç’in viral olmasını neden konuştun? Hani Pazarlama olarak _viral’_e karşıydık?

3 yıl önce şunu yazmıştım:

“Viral, kitlesel laklak… Bir pazarlamacı söze bu ifadelerle başlıyorsa, seni buralara ulaştıracağını iddia ediyorsa; lütfen, lütfen bil ki, dolandırılıyorsun!”

Viral bir hedef değildir. Gerçekleştiğinde ise iki kritere bakmanız gerekir:

1- Platform

2- Beslendiği hikaye

Yusuf Dikeç sıradan bir günde, sıradan bir koşulda rastgele viral olmadı. Platformu Olimpiyatlardı ve ekibiyle birlikte gümüş madalya kazandı. Yusuf Dikeç’in hikayesini spora kattığı karizma, sosyalin güncel sinema kültürü (Özellikle son birkaç yıldır yaygın olan John Wick, The Killer vd. öyküler), ülke/milli kimliği besledi ve beslemeye devam edecek.

Bu sıradan bir “Hawk Tuah” viral değil. Bu güçlü bir kaldıraçtır. Ve Yusuf Dikeç eğer hakkıyla teşebbüs edilirse sağlam ve önemli bir marka yüzüne dönüşebilir.

Daha iyiyiz

Bugün dünden daha kötü durumda olduğumuzu söyleyemeyiz. İnsanlık olarak son 80 yıldır -türümüz tarihinin- en refah ve en gelişmiş dönemini yaşıyoruz. Daha zenginiz, daha sağlıklıyız, daha akıllıyız, daha hızlıyız ve her şeyden öte daha çok biliyoruz. Ama yine de genel itibariyle daha iyi hissetmiyoruz. Peki neden?

Çünkü conflict/ihtilaf hep canlıdır. İçsel ve zihinsel bir mücadeledir. Ne bizi ne de etrafımızdakileri rahat ettirir. Sonra tarih gelir: Çekişmeleri, intikamları ve diğer tüm beklentileriyle karmakarışıktır. Bireye “Geçmişe takılma!” diyen sosyal topyekün bu geçmişle yaşar. Nihayetinde gelecek: Ne kadar bilirsek bilelim hep belirsizdir.

İhtilaf, geçmiş ve belirsizlikler… Yorabilir. Ancak olguları gözden kaçırmayalım. Çok ciddi yol aldık. Ve 2024 her şeye rağmen geri kalanlardan daha iyi bir yıl.

Hız öncelik değildir

Temassız ödemeden onay gelene kadar sabırsızlanıyoruz…

Asansör kapısı daha hızlı açılsın; 4 saniye daha hızlı…

Uçak daha çabuk tahliye olsun, markette kasa sırası olmasın ve mümkünse her şey kapımıza gelsin istiyoruz.

Bu hızın problemidir. Kendine esir eder; etkinliği, verimliliği, sürdürülebilirliği ve üretkenliği gölgede bırakır. Mesela; Getir ve Martı gibi girişimler hız arzusunun ürünüdür. Daha etkin, daha verimli, daha sürdürülebilir veya daha üretken değillerdir.

Hıza gerektiğinden fazla yatırım uzun vadede kaynakları ve urbanı yani çevreyi israfla tüketir. Hız öncelik değildir, ancak verimlilik ve etkinliğin olumlu bir sonucu olabilir.

Etekteki taşlar

Kehanet güçlü öykülerin en önemli ürünlerinden biridir.

Tabi ki, karşılık üretmelidir: iPod geldi ve iPhone kehanetini doğurdu. Apple’cılar bu sıra dışı telefon söylentisi etrafında yıllarca örgülendi. İnandı, bekledi ve tanımadığı bir ürüne özlem duydu.

Kehanet kontrolle ilgidir. İnandırır, bekletir ve arzu inşa eder.

Pazarlama için olmazsa olmazdır.

Hiçbir başarılı Pazarlama kehanetsiz yola çıkmaz. Hiçbir başarılı Pazarlama eteğindeki taşları olduğu gibi ortaya dökmez.

Adil sistem

Dün sistemler ile ilgili yazmıştım. Bir takipçim 2021 yılından bir başka yazımdan şöyle bir alıntı yapmış:

“Çünkü hak edenin hakkını alması sistemin çalıştığını gösterir. Bu sonuçların eşitliğiden çok fırsat eşitliği kavramı ile alakalıdır.

Bu hafta “Ne yapmalıyım?” diye soruyorsan işte cevap: Git adil bir sistem için çalış. Yoksa inşa et. Arızalıysa düzelt.“

Adil bir sistem…

Adalet olmadan mümkün olmaz. Maalesef ülkemizde 4. Dünya seviyesinde.