3 gerekçe

İçini dolduramadığımız birçok çatı kavram var: Şans, rızık, tesadüf, fırsat ve benzerleri…

Türkiye ve diğer İkinci Dünya ülkelerinde yaşayan yetenekler bu çatı kavramların altına sadece şu 3 somut gerekçe ile sığınabilirler ve hiçbir şey diyemeyiz:

1- Çevre, network veya dilde pelesenk olmuş haliyle coğrafya,

2- Fırsat eşitsizliği,

3- İnanç sistemi.

Gerisi -kusura bakmayın- tatavadır.

Şüphe

“Hiçbiri” seçeneği bize sorunun hileli olabileceğini ima eder. Bu durumda kurguya şüpheyle yaklaşırız. Bu sağlıklı bir şüphedir. Ve bu tarz şüpheler kesinlik içinde yaşamaktan neredeyse her zaman daha kârlıdır. Ancak çoğu insan belirsizliği sevmez, ve hatta kaçınmak için para harcar veya fırsatlardan vazgeçer.

Öte yandan belirsizlik ile debelenmeyi alışkanlık haline getirenler harika içgüdüler geliştirirler.

Garanti, maliyeti çok yüksek hayalet bir konsepttir.

Ona ihtiyaç duyanları hep tüketmiştir.

Kıssadan hisse

Bu Blog’ta olabildiğince politik olmamaya çalışıyorum. Politikaları konuşup eleştirmek ise farklı bir mesele. Sosyolojik olarak kendimizi bundan soyutlamamız mümkün değil. Nitekim zaman zaman politika konuşuyorum. Bugün ikisini de yapmayacağım lakin tartışmak istediğim konu ilk okumada politik hissettirebilir, inan ki, öyle değil:

Hamas’ın öldürülen lideri Haniye’nin portresi bugün TBMM sıralarındaydı. Tüm vekiller Filistin atkıları ile Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı ayakta alkışladılar. Bu duruşu siyasi olarak kabul edersiniz veya etmezsiniz önemi yok. Ancak koridorun hangi tarafında olursanız olun şu gözlemi yapmaktan kendinizi alıkoyamazsınız:

AKP’nin Filistin pozisyonu, partinin genel politik duruşunun her anlamada (Ekonomik, sosyolojik, ahlaki veya uhrevi) karşısında olan Batı(Amerikan) Sol’u -Güçlü LGBT, YPG, Ukrayna desteği ve agresif egaliteryan politikalara sahip yönetimdeki Demokrat parti- ile hizalanması ne kadar garip değil mi?

Kıssadan hisse şu: Hiçbir şey siyah ve beyaz değildir. En azından göründüğü kadar.

Görüntü yapma

Verdiğin hizmeti, müşterine bağlılık seviyeni, işini ne kadar iyi yaptığını, sözlerini tutup tutmadığını ve bizden gerçekten ne istediğini inan ki, çok iyi görüyor ve anlıyoruz. Tabelanda, çalışanının yüzündeki yorgunluk, kinaye veya alayda, fiyatında, kalitende, sloganında ve tuvaletindeki temizlik düzeyinde…

Çektiğin hiçbir Pazarlama triki/hilesi görüneni gizleyebilecek güçte değildir. Pazarlama, olanı gizleme veya olduğundan farklı gösterme sanatı değildir. Paranı bizi etkilemek için değil, fayda sağlamak için harca. Bu zannettiğinden daha anlamlı bir Pazarlama olur.

Son durak

Stokçuluk bir ticaret biçimi değildir. IKEA’dan alıp Trendyol’da satmak etik değildir. Ticaret hiç değildir. Ancak akıl dışı, kontrolden çıkmış ekonomiler bu tarz takaslara fırsat verip meşrulaştırabilir. Bu habitatta Pazarlama da bir anlam ifade etmez. Ne söylese hava cıvadır, yalandır.

Sadece paranın değil, ticaretin de değerini tükettik: Güvenin artık ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Günü kazanmaya değil, onu sağ salim tüketmeye çalışıyoruz. Ve korkarım ki, bu bir geçiş dönemi değil, bir durak. Belki bu devir için son durak.

0.81

Amerikalı Tom Burke 1896 Atina Olimpiyatlarında (Birinci olimpiyatlar) 100 metreyi 12 saniye ile geçti (Kendi rekoru 11.2 saniyeydi). 116 yıl sonra Usain Bolt 9.63 saniye ile dünya ve olimpiyat rekorunu kırdı.

Neler değişti: Burke’un giydiği ayakkabılar koyun derisiydi, belli belirsiz demir çivileri vardı; daha sıcak ve ağırdı. Koştuğu zemin toprak, taş ve cüruf karışımı engebeli bir şeydi. Başlangıç blokları çukurdu. Antrenmanları göz kararı, Apple Watch’sız ve Normatec’sizdi. Daha kötü besleniyor (53 yaşında öldü) ve daha az veri ile iş yapıyordu. Ve Bolt’a 2.37 saniye ile geçildi. 1924’te koşulları Burke’tan iyi olmayan Büyük Britanyalı Harold Abrahams ise bu yılın şampiyonu Noah Lyles’ten sadece 0.81 saniye daha yavaştı.

100 yılda 0.81 saniye.

Şimdi “Watch’ım yok, Mac’im yok, oyum yok buyum yok!” deyip mızmızlanmayı bırak.

İşe koyul.

Vaziyet

Biraz dönemeçli yazıyorum:

“QR Menü”ler problem çözmediler. Problem ürettiler. Evet, birbirimize dokunmaktan imtina ettiğimiz pandemi krizinde biraz konfor sağlamış olabilirler ancak; kısa işi uzun, zor ve sıkıcı yoldan yapan araçlar olarak piyasadalar (Kağıt menü candır).

Üretilen bu tarz problemler veya -hiç kasmadan- genel olarak problemler, problem değildir. Çünkü “Problem” adı üstünde belli kural ve teoremlerin yardımıyla çözüme ulaştırabileceğiniz işlerdir. Asıl mesele vaziyettir: Ülkenizin coğrafi vaziyeti, genel sağlık durumunuz vd. gibi… Bunlar çözülmez, bunlarla yaşamak durumundasınız.

Bizim Türkiye ile ilgili kafa yorar ve kendimizi hırpalarken kavrayamadığımız en önemli konu budur. Dezavantajlı, kronik vaziyetlerimizin çokluğu çözülebilecek problemlerimizden kat kat fazladır.

Bunlarla yaşamak, en azından yüzleşmek zorundasınız.

Laklak

Çok laklak, az argüman. Vaka bu.

X(Twitter), gerçekten okuyan ve özgür beyinler için büyük bir filtre görevi görüyor.

Eğilimimiz duygu ve inanç dünyamıza uyan söylemleri doğru kabul etmek üzerinedir. Maalesef, kargaşa da bu yüzden…

Okuyorum ama kendimi Frank Underwood’un şu lafıyla avutuyorum:

“Kendini özel sanma, ben her şeyi okurum…”

Dikenli şeytan

Dikenli şeytan olarak bilinen bir kertenkele türü bacaklarını kullanarak su içebilir. Bunu ölçek/kıyas olarak şöyle düşünün: Bileklerinize kadar su dolu bir küvette, vücudunuz tüm suyu dakikalar içinde emiyor!

Böyle X-Man tarzı adaptiv özellikler bizde görünmez. Bizim özelliğimiz bu ve benzeri özellikleri fark edip öyküleştirme ve bedenimizin fiziki kapasitesinin çok ötesinde düşünebilmekte gizlidir. Maymunlar dünyasında kertenkelelerin varlığı bilinmez. Maymunlar aslanların umurunda değildir.

Biz önemseriz.

Düşünürüz.

Öyküleştiririz.

En büyük özelliğimiz budur. Ve bu özellik ancak özgürsek işe yarayabilir. Düşünce ve ifade özgürlüğünü engelleyen veya kısıtlayan her sistem bizi biz olmaktan çıkarır. Yok eder.

Dil döner

“Ben köşedeki büfeden size sandviç getirebilirim.” - Peyami Safa

Sandviç/Sandwich İngilizce bir kelime. Türkçe eş anlamlısı yok. Hamburger ve pizza gibi. Ama “Selfie”nin var; özçekim. “App”in; uygulama. Kullanmıyoruz ama üretmişsiz.

Bunlar bir Oktay Sinanoğlu deliliğiyle üstüne gidilecek problemler değil. Kelime üretmede yaratıcılık veya çabanın meselesi hiç değil. Bu bir bilim ve yaşam kültürü meselesidir. Bunun içinde entelektüel kurumların çokluğu ve etkinliği önemli faktördür.

Kültür dile ayak uydurmaz, dil kültüre boyun eğmek zorundadır. Otantik olmak isteyen, orijinallik kovalayan Pazarlama ise çok sırıtmadan (Mesela menüye “Rozbif” yazmak çingene bir harekettir) bu dil geçişlerine ayak uydurmalıdır.

Kurukahveci Mehmet Efendi broşürüne “Özçekim” yazabilir ama Espressolab için bu geçersizdir. Mesele sadece kitle de değildir. Öykünün özüdür. Rahmetli Sinanoğlu’nun paranoya derecesinde taktığı bu meselede gözden kaçırdığı en önemli nokta öyküdür: Geçişkenliği, birbirinden beslenmesi vd, hepsi çok yönlülükle ilgilidir.

Sınırları dünyaya açık hiçbir kültürün dili pak kalamaz. Ancak üstün dil olabilir. Ve bu tutuculuktan çok bilimin kontrolündedir.