Ya şimdi?

Her girişimcinin, her iştah ile çalışanın, kısaca kendini geliştirmek isteyen herkesin rutin olarak sorması gereken kilit soru: “Ya şimdi?“dir. Bu soru gereksiz molaların, dikkatinizi dağıtan kalabalıkların önünde bir kalkandır. Bu soru size yaptığınız işten daha fazlası olduğunuzu hatırlatır.

“Ya şimdi?” sorusuyla daha iyi versiyon “sizi” kovalarsınız. Gelişirsiniz. Değişirsiniz. İyi yönde.

Bugün iş çıkışında, yarın gözlerinizi ilk açtığınızda sorun: Ya şimdi?

Güzel hikaye

Güzel bir hikaye her zaman işe yarar. İşe geç kaldığınızda, ödevinizi yapmadığınızda ve hatta bir politikacı olarak baltaladığınızda hikayeye sarılırsınız. Hikayeniz ne kadar sürükleyici ve sıra dışıysa işlediğiniz kusur o kadar tolere edilir.

Bir ürünü satarken işlediğiniz en büyük kusur aldığınız karşılıktır. Bu para veya takasa konu herhangi bir emtia olabilir. Kusuru örtmek ve satışı katlanılabilir hale getirmek için hikayeniz sürükleyici ve sıra dışı olmalıdır.

O jileti Nadia Comaneci’nin kullanıyor olması yetmez o jiletle intihar etmiş olması gerekir.

Sıfırın canı cehenneme

Son dönemde okuduğum ve beni sağlam etkileyen script: House of Cards.

Özellikle Doug isimli karakterin birinci sezon monologu kendi başına bir hikaye. Bir kampanya, bir marka iç görüsü, zorlarsan belki de yepyeni bir oluşumu fitilleyecek bir manifesto. Çok hoşuma gitti. Özetle; bir alkoliğin alkol almayı bıraktığı günden bugüne geçmiş 5185 günün ona ne anlam ifade ettiğini anlatıyor. Ve şöyle bağlıyor: “(..) çünkü biliyorum ki sayacı sıfırlamak için tek bir içki yeter (..) Buradaki herkes gibi ben de kim olduğumu kontrol edemem. Ama sıfırı kontrol edebilirim. Sıfırın canı cehenneme (Fuck the zero).”

Markan için etkili bir giriş mi yapmak istiyorsun? Al sana yol. İlintini kur konunu dik!

Kolay gelsin.

Perspektif

Bir gün Amerikalı bir arkadaş gurubuyla Ortaçağ ve imparatorluklar hakkında tartışırken Fatih II. Mehmed’in babasına çağrısını mevzu etmiştim. Şöyle diyordu Mehmed:

“Baba, eğer padişah siz iseniz geliniz ve ordunun başına geçiniz, yok eğer padişah ben isem size emrediyorum gelip ordunun başına geçiniz.”

Bunun üzerine bir arkadaşım şu tepkiyi vermişti: “Saygısız hergele. Adam kafa rahatlığıyla emekli olamayacak mı?”

Arkadaşımın bu tepkisine çok gülmüştüm. Fatih’in kıvrak zekası ve konunun tüm ağırlığı o an için ehemmiyetini kaybetmişti. Perspektif böyle bir şey. Bakış açısını değiştirmek ve bu anlamda esnek olmak çok önemli.

Eleştiri takıntısı

Eleştiri süre gelen bir durum nedeniyle duyulan kaygının dışa vurumudur. Yapıcı ve yıkıcı eleştiri olduğunu düşünmüyorum. Eleştiri kritiktir ve kritik; tehlike ve bunalımla eş anlamlı bir kelimedir. Eleştiri yapan kendi rasyonalitesiyle tezat bir duruma karşı koruma refleksi gösterir.

Bu refleks bazı kişilerde obsessive (saplantılı) bir hal alabilir. Bu durumu genellikle kendi eksiklikleri konusunda güvensiz olan insanlarda görüyorum. Eleştirmeyi tırnak yeme takıntısına dönüştürmek pozitif değişimleri gözden kaçırmanıza neden olur. Bu durum gelişim göstermenin önünde de büyük bir engeldir. Mesela siyasi arenadaki muhalifler bu hastalıktan muzdariptir. Gözlemleyin; hiçbir muhalif azınlık oy oranını dikkat çekici oranda arttıramamıştır. Eleştiri bu grupların o derece takıntısı haline gelmiştir ki, pozitif değişimleri görme ve anlama yetilerini kaybetmişlerdir.

Eleştirin, eleştirmekten vazgeçmeyin! Ancak eleştiri takıntısının kurbanı olmayın.

Daha iyiye ikna sanatı

Pazarlama (Marketing) genel kanıya göre müşteri kazanıp elde tutma ve onu tatmin etme mesleğidir. Evet bu cycle yıllardır birçok şirket için çalıştı. Pazarlama süreci boyunca kullanılan kalıplaşmış aşamalardan sonra işletmeler kar elde ettiler. Ancak çok azı güven ve kimlik oluşturabildi.

Pazarlamanın ne olduğuna dair genel kanının fazla yüzeysel olduğuna inanıyorum. Bana göre pazarlama; tüketicinin ilk bakışta faydalı olduğunu anlaması olası olmayan bir ürünün/hizmetin neden faydalı olduğuna ikna etme sanatıdır.

Pazarlama bir bakıma toplam faydaya ikna odaklı çalışmak demektir. Bu çalışmayı ne kadar başarılı yaparsanız kalıcı güven kazanmanız ve kimlik oluşturmanız o kadar mümkün olur. İnsanlar daha iyiye ikna edildiklerinde ikna ediciye güvenirler ve her ikna süreci ikna olanı değiştirir. Son kertede kimliklerini şekillendirir.

Apple ve Tesla bunu çok iyi yaptı. Daha faydalı olanı öne sürüp “Neden farklı bir yoldan gidelim ki?” diye sordular.

Distopya

İnsanların distopik senaryoların cazibesine kapılması ve ilgili kehanetlerin peşinden koşmasının nedeni çok açıktır: Ölüm. Aslında herkesin hayatı bir bakıma distopik bir sona doğru ilerler. Bu son ne kadar çok paylaşılır ve dramatize edilip içine anlamlar yüklenirse o kadar katlanılabilir hale gelir.

Hiç dünyaca ünlü bir müzik gurubunun tek kişiye konser verdiğini gördünüz mü? Yada şampiyonalar ligi futbol finalinin bir kişi tarafından izlendiğini? Her ne kadar yalnızlığı ve kişisel alanımızı sevsek de bizi mutlu eden on eylemden dokuzunu paylaşarak ve toplu halde yapıyoruz. Ölüm için neden farklı düşünelim ki? Hepimizi yok edecek devasa bir meteor veya küresel nükleer bir felaket dururken neden tek başımıza ölelim?

Distopya arzulamak suç değildir. Bu bizim doğamızda var. Lakin distopyanın oluşması için çalışmak sağlıksız bir beynin göstergesidir.

Büyüklük hastalıktır

Dünya’da 8 milyara yakın insan yaşıyor. Bu pastanın %70’ni 20 ülke paylaşıyor. Geri kalan %30’a “diğerleri” diyebiliriz. %70’lik dilimin %40’ı Çin ve Hindistan’ın elinde. Bu tabloya baktığınızda eğer nüfus büyüklüğü (çokluk) sizin denkleminizde ana değişkense geleceğin hangi ülkelerin elinde olduğu malumunuz olur. Ancak değil.

Büyüklük takıntımız bana göre evrimsel bir defect (kusur/arıza). Bazı ülkelerin (Türkiye maalesef bu kervanda) geleceklerini büyümeye bağlamış olmaları kendi ve dünya refahı/geleceği için büyük bir sorun.

Büyük ve kalın olmanın aslında cool olmadığını dünyaya en iyi şekilde dikte edenlerden biri Jobs’tu. Asıl meselenin efficient (verilmli) olmak olduğuna son 10 yılda tanıklık ettik.

Bunu idrak eden toplumlar hızlı hareket etme kabiliyeti ve koşulların değişimine karşı hazır bulunma durumuna ulaştılar. Unutmayın, mobil -hareket halinde- olmak bizim türümüz için yaşamak demektir.

“Nerede hareket orada bereket!” ürettiğimiz ama unuttuğumuz kadim bir bilgi.

Kimlik sorunu

İnsanın hayatı boyunca -bilinçli veya bilinçsiz- şu sorunun peşinden koştuğunu düşünüyorum: “Ben kimim?”

İnsanlık olağanüstü bir evrim geçirdi. Bin yıl önce sadece asker, demirci ve tüccar gibi yalın aidiyetlerimiz vardı. Bugün ise özellikle şirketlerce dayatılan sayısız ve tutarsız kimliklerimiz var. “Ben kimim?” sorusu artık arapsaçına döndü.

Bu _trend’_ten soyutlanmamız mümkün değil. Ancak kendimizi somutlamamız mümkün. Bunu faydacılık ile gerçekleştirebilirsiniz. Eğer ihtiyacınız varsa markaların ve sosyal medyanın size dayattığı kimlikleri kullanın ancak bu kimlikler üzerinden bir ideal/amaç inşaa etmeyin. Eğlenin ama bağımlı olmayın. Sanallaşın ama rasyonellikten ayrılmayın.

İyilerin takımı

İnsanlığın çoğunluk olarak iyi tarafta olduğunu düşünüyorum. Bu Yüzüklerin Efendisi melodramı ile yazılmış bir cümle değil. Şöyle bir düşünün: İnsanlık olarak tarih boyunca kabileler, aşiretler oluşturduk. Bunu çeşitli alanlarda yaptık. Spor takımlarından, müzik gruplarına ve hatta Ay’a çıkacak ekiplere kadar takım olduk. İyiler olarak bu tribe kafası bizi bugüne; yani insanlığın teknoloji, refah ve düzen olarak ulaştığı en üst noktaya getirdi. İyiler çoğunlukta olmasaydı bunlar gerçekleşemezdi. Bunu inkar edemeyiz.

Bir şirket veya üniversite bünyesinde bir kayak gurubu olabilirsiniz hiç fark etmez! Tribe olmanın değerini bilin ve bunu iyilik için kullanın.