Alçak tavan

Otoparkımızdaki “Dikkat Alçak Tavan” uyarısını gözden kaçırmak zor. Uyarıyı gözden kaçıranların kirişe bıraktıkları izleri görmemek ise nerdeyse imkansız.

Ancak yine de birileri bu primitif hesaplamayı yapamıyor.

Çünkü bürokrasi eğitmek yerine uyarılarla yetinmeyi tercih ediyor.

Bu ise “Sorunu görüyorum ve düzelteceğim” yerine “Ben sadece işimi yapıyorum” diyen hantalların seçimidir.

İşaret işe yaramıyor, kiriş işe yaramıyor…

Çünkü çakılanın acelesi var.

Sen ise Paint’ten fırlamış A3 baskılı uyarınla işini yaptığını düşünüyorsun. Kolay gelsin.

Ödül

“Daha kötüsünü yapabilir misin?” sorusu belki ödülün konusu değildir. Ancak bu zıtlık ödül fikrinin doğasını anlamak adına harika bir çıkış noktasıdır.

Çünkü iki durumda -daha kötüsü veya daha iyisi için- çaba sarfetmeniz gerekir.

Demek ki, daha iyi olabilmek için çaba tek başına yeterli değildir.

Anahtar içerik: İlginç problemleri çözme arzusundadır.

‘İlginç bir problem’ ise daha önce hiç senin denediğin şekilde çözülmemiş olan bir problemdir.

Yaklaşımın her zaman işe yaramayabilir. Bu yüzden risklidir. Bakışları ve parmakları üzerine çekebilir. Yüz kızartabilir.

Ama! Ve kallavi bir ama…

İlginç problemleri çözmeye istekli olanlar fark yaratır*.

*Bu akşam güzel bir ödül aldık.

Ucuz meselesi

Rakiplerinizden daha iyi olan bir ürünü rakiplerinizden daha ucuza satmak imkansızdır.

İyi ve ucuz bir araya gelmez. Mümkündür diyen yalan söyler.

Daha ucuz olanın peşinden koşmak üşengeç pazarlamacının huyudur.

Daha ucuz ise kısa vadeli bir stratejidir. Çünkü daha ucuzu konuşan sadakat kazanamaz. Bu mahallede birileri her zaman diğerinden daha ucuz olabilir.

Daha ucuz dibe doğru bir yarıştır. Hatta bedava bile uzun vadede kalıcı başarı için yeteri kadar ucuz olmayabilir.

Birileri hep daha ucuz olmanın yolunu bulacaktır.

Sen daha iyi olmayı dene.

Daha fazla

Daha fazlası için acele ettiriliriz çünkü endüstrinin çarkları bu formatta döner.

Ne kadar çok ehliyet verirseniz o kadar çok araba satarsınız. Basit.

Kime verdiğiniz ve nasıl sattığınızın ise pek bir önemi kalmaz.

Bazen daha fazlası için acele etmek, daha iyinin ne anlama geldiğini unutturur.

Daha özenli, daha dürüst, daha cömert…

Hepsi ‘daha fazla’ karşısında bir seçimdir.

Bu hafta, geçen hafta olduğu gibi yine seçim senin.

Dene lütfen

“Haklısın. Elime yüzüme bulaştırdım. Üzgünüm. Özür dilerim.”

Söylemesi düşündüğünden daha kolaydır.

Ve kessinlikle işe yarar.

Dene lütfen.

Çıkış noktası

Sadece susadığında su içmen yetersizdir. Vücudun seni uyarmadan belli aralıklarla su tüketmen gerekir.

Ancak ekseriyetle son uyaranı bekleriz.

Çünkü harekete geçirmek için sadece gerçekler* -maalesef- yeterli değildir. Diğer bir deyişle daha fazla gerçek daha fazla şüpheyi ortadan kaldırmaz.

Deneyim esastır: Susamanız, yolda kalmanız, hasta olmanız gerekir. Şüphe deneyime teslim olur ve deneyim, pazarlama söz konusu olduğunda çıkış noktasıdır.

Deneyim güvenimizi kazanır veya vice versa (Tam tersi).

Ve unutma susamış birine tuzlu su içirmenin telafisi yoktur.

*Bilimin “Aşı olun!” uyarısı gibi…

İki profil

Metro ile seyahat ederken müzik dinlemek boşluk doldurmak içindir. Bu aktivite ikinci veya üçüncü tercihin olabilir.

Evinde müzik dinlemeye ayrıca zaman ayırmak ise bir uğraştır.

Birinci profile rastgele satarsın.

İkincisini ikna etmen gerekir. Çünkü ikincisi eğilimleri belirler. Seni ve ürününü daha iyi yapar. Israr eder, geliştirir.

Pazarlamacı arkadaşım; hep ikinci profille konuş.

Sana iPod’u icat ettirecek motivasyon ordadır.

Küçük başla

Sence Starbucks 6 şube ve 50’den fazla çalışana ulaştığında aşağıdaki ürünlerden hangisi menüsünde yoktu:

-Caramel Machiatto

-Frappucino

-Espresso

Hiçbiri. Çünkü o dönemde Starbucks sadece kahve çekirdeği satıyordu.

Bugün bildiğin haliyle Starbucks’ın inşası yıllar aldı.

Küçük ve sınırlı başla. Öyküne de ürününe de; olgulaşması, gelişmesi ve değişmesi için zaman ve fırsat tanı.

Richard Jewell’ın hikayesi

Beni çok etkiledi. Film yorumu yazmayalı ise uzun zaman oldu.

Tabi bir Clint Eastwood perspektif tutkunu olarak subjektif davranabilirim. Uyarıyorum*.

Film 1996 Atlanta yaz olimpiyatlarında bomba dolu sahipsiz bir çantayı farkedip yüzlerce insanın hayatını kurtaran takıntılı bir güvenlik görevlisinin özgün/trajik serüvenini işliyor.

Saldırıyı kahraman ilan edilmek için planladığı suçlaması ile yılları tüketilen Richard’ın çok özgün bir karakteri var.

Öncelikle bu filmi izle. Listene falan ekleme, ilk fırsatta izle. Bunun iki sebebi var:

Birincisi, öyküler iki yönde evrilir. Koşullar protagonisti kollar ve sonuç melodramdır. İkincisinde koşullar nötrdür. Öykü her iki yöne savrulabilir. İzleyen veya okuyan taraf tutmakta çekingen ve kuşkuludur. Bana göre kaliteli öykü budur. Bu film ikinci türü işler.

İkincisi, kahraman dört dörtlük veya sorunludur. Birincisi insanı değil ütöpyayı işler. Richard Jewell ikincisidir, insandır.

Filmin bürokrasiye, yönetime ve gücü elinde tutanlara yaptığı eleştiri Richard’la yani kahramanla başlar. Devamında ise kurduğumuz sistemlerdeki çarpıklıklar her aşamada kendini gösterir. Bu bakımdan bu öykü bence bir şaheserdir.

Konuya pazarlamanın gözlüklerini takıp baktığınızda (Filmde bize bu imkanı tanıyan Richard’ın avukatıdır) şunu fark edersiniz: Öykü özgün ve zahmetli olmalıdır. Aksi kaliteli bir pazarlama ve sahiplenme için hafif kalır.

Son not: Saldırıda hayatını kaybeden iki kişiden biri Türk gazeteci Melih Uzunyol’dur. Kendisi olay yerine yetişmeye çalışırken kalp krizi geçirerek vefat etmiştir.

*Bu yazım diğer yazılarımın aksine objektivite kollamaz. O yüzden bu yazıda “Bana göre…” veya “Benim açımdan” gibi girişler duyabilirsin…

Önemli bir sıçrama

Bu blogu tutmaya başladığım Ağustos 2018’de kendime her gün yazacağıma dair söz vermiştim. Bu sözü 2019 yılının sonunda herkesle paylaştım ve o günden beri hiç boş yapmadım.

Ta ki, düne kadar… Çünkü dün evlendim*.

Bir işi yürütmek onu kurmaktan daha önemlidir. Yeni bir işe hazırlanıp o işi kavramak, CV’ne saatler harcamandan daha faydalıdır. Hizmet vermek seçim kampanyası yürütmekten daha anlamlıdır.

Ve bir evlilik her zaman düğünden daha önemlidir.

Lansmanlara, çıkışlara ve hep bir sonrakine odaklanmak hoşumuza gider. Çünkü kültürümüz geçişler etrafında örgütlenmiştir.

Düğün davetiyende ne yazdığının uzun vadede pek fazla bir önemi yoktur.

*Bir hayırlı olsun duanı alırım.