Türkçe, sayfa 174

Huy

Ben kızılötesi teknolojinin hakim olduğu bir uzaktan denetim çağında büyüdüm. Bu nedenle Bluetooth uzaktan kumandayı cihazlara doğrultarak çalıştırıyorum.

Teknolojiler bize kurtulması kolay olmayan garip huylar aktarabilir. Alışkanlık kazanmak ise onu kaybetmekten milyon kere daha kolaydır.*

Dikkat et.

*Bkz. Can çıkmadan huy çıkmaz.

Sıradaki

e-mail’in bir pazarlama ve iletişim aracı olarak yaygın kullanılmayabaşlandığı 90’lardan bugüne çok şey değişti. İnsanları tepki vermeye provoke eden bu internet aracı artık işe yaramıyor. Kullanmakta ısrarcıyız çünkü WhatsApp ve diğerleri alternatif değil.

Peki ne olacak?

Graham Bell’in telefon başarısı telgrafı geliştirme girişiminin bir sonucuydu. Ortaya bambaşka bir ürün çıkarttı.

Cevap buralarda…

Birinci kural

Dövüş Kulübü* birinci ve ısrarlı kuralına rağmen hızla yayılır ve büyür çünkü insanlar konuşmayı sever.

Hoşumuza giden, ilgimizi çeken, bizi özel hissettiren şey konuşulmaya değerdir. Bu organik pazarlamadır. Ve eğer biz, bu kadar uğraşmana rağmen ürününü veya hizmetini konuşmuyorsak yeterince ilginç bulmadığımız için olabilir.

Çünkü Dövüş Kulübü’nün birinci kuralı: Dövüş Kulübü hakkında bolca konuşmaktır.

*Fight Club (1999)

Önemse

Havayolları yolcularını her dilden anonsu dinlemek zorunda bırakır. Eğlence sistemini kullanan bir yolcuyu devamlı gıcık eden bu problem çok basit bir yazılım müdahalesi ile çözülebilir:

Her eğlence sistemi dil seçeneği ile başlar. Dilini seçmiş ve sistemi kullanan yolcuya sadece kendi dilinden anons yapmanız yeterli olabilir.

“Pazarlama nedir?”

Bu sayfadaysan bu soruyu devamlı soruyor olman gerekir. En önemli cevaplardan biri ise: Önemsemektir.

Evet, kısa vadede önemsemek fazla karşılık üretmiyor olabilir ama uzun vadede seni herkesten ayıracak en önemli mülktür. Çünkü önemsemek pahalı bir yatırımdır ve karşılığı sadakattir.

Elini serbest bırak.

Görüntü kurtarır

Dün Milano’daydım. Starbucks Reserve’in kahve kavurma merkezini ziyaret etme şansı elde ettim.

Alışılmışın dışında bir tasarım ve menü seçeneği sunan bu 2300 m² büyüklüğündeki Starbucks eski borsa/posta binası içinde kurulmuş.

Bu yazı bir gezi notuna dönüşmeden önce “Neden bu kadar Starbucks yazıyorsun?” sorusunu cevaplayayım:

Türkiye’de 536 adet Starbucks var. Sıralamada İngiltere’den sonra dünya ikincisiyiz. Üçüncü Fransa’da bizden %65 daha az Starbucks var. Yani ikinciliğimiz sıradan bir ikincilik değil. “Nasıl oldu da bu franchise’ın bu kadar etkisinde kaldık?” sorusu sık düşündüğüm bir mesele.

Her neyse…

Espresso’nun doğum yeri ve belirleyici bir kahve kültürünün hakim olduğu İtalya’ya -ne kadar büyük olursanız olun- burun sokmak kolay iş değildir. Bunu yapacaksanız da şunu göz önünde bulundurmanız gerekir: Bir İtalyana kahveyi fast food konsepti ile paketleyemezsiniz. Starbucks’ın iş modelini bu anlamda değiştirme şansı yok ama dikkat kazanmak için proses yavaşlatılabilir. Bu dükkan ile 2018’deki giriş tam olarak bunu yapmış.

Bazen ürününe istenmediği bir mahallede tezgah açmak durumunda kalabilirsin. Modelle, fiyatla ve ürünle uğraşma. Görüntü ile uğraş.

Öyle bir giriş yap ki, tezgahına bakanların en son göreceği şey satmaya çalıştığın ürün olsun.*

*Türk Havayolları Air Wi-Fi’ye teşekkürlerimle…

“Çünkü orada…”

-Niye Everest dağına tırmanmak istiyorsunuz ki, efendim?

“Çünkü orada…”*

Engelleri aşma arzusu nihayetinde ödül olmasa da fıtratımızın önemli bir parçası. Onları aşmak yerine mızmızlanmak ise bizi biraz daha az insan yapan sürecin başlangıcı.

*George Mallory, 1923

Süreci yok sayma

Zanaate saygı duyulur çünkü zanaat; çoğumuzun yapmak istemediği işlere kendini adamış cesurların meselesidir.

Ancak…

Bize işin ne zaman biteceğini söyle ve sözünde dur. Gecikeceksen de bizi ikaz et.

Çünkü senden sadece yaptığın şeyi değil, süreci de satın alıyoruz.

Olacağına varır

“Her şey olacağına varır…” bir Türk hüsnüniyeti olarak okunur ancak aksine Murphy kanunlarına bilinçsiz bir atıftır. Bu atasözü şunu der: Kimsenin bir şey bildiği yok ve er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.

Pazarlama da biraz böyledir. (Beni sıkı takip edenler ise bu yazının nereye bağlanacağını çoktan çözdüler.) Şöyle ki, neredeyse her ekol bir şey önermeden veya üretmeden önce ya geleceğe ya da geçmişe bakar.

Birinci yol yani yarını analiz etmek; hurafeler, hata yapma stresi, eleştiri korkusu ve aşırıya kaçma çekincesinin baskıladığı ürkek ürünler ortaya çıkartır. Bu mayın tarlasında yürüyebilen çok az kişi vardır (NFT’ciler gibi…) ve çoğu başarısız olur.

Geçmişe bakıp kehanet üretmek ise nispeten daha kolay görünse de -Facebook’u, Google’ı veya Apple’ı inceleyip fikir kasmak- bir kopya kültürü oluşturabilirve Huawei’nin Apple çakması ürünleri gibi (Dükkanından sloganına, fontlarından vidasına kadar) yeni hiçbir şey söyletmez.

Bir pazarlamacı olarak önünde kaçınılmaz iki metod var. Birini seç ve fazla kafana takma çünkü iki durumda da her şey olacağına varacaktır.

Model değil

Ekonomi benim alanım değil ama hükümetin “Yeni Ekonomik Model” tanımı bir politik pazarlama aracı olarak yanlış seçimdir.

Gelin üstüne gidelim…

Öncelikle, model inşa etmek harika bir şeydir. Ancak akut durumlarda ‘plan’ daha doğru bir seçenek olabilir. Çünkü model oluşturmak zaman alır. Modelin -hangi alan için kurgulandığı fark etmeksizin- en önemli özelliği; belirli koşullar altında, bir sonraki adımda ne olacağını tahmin etmesidir.

Eğer paranız sadece 3 ayda rezerv para birimine karşı %65 değer kaybettiyse sizin bir modele değil plana veya mümkünse misyona ihtiyacınız vardır. Çünkü modelin görevi halihazırda yaşananları açıklamak değildir.

Yeni Ekonomik plan, misyon, görev veya çalışma… Belki yutulabilir ama ‘model’ değil.

Model için geç kalındığı aşikar.

Şans ver

“Hata yapıyorsun…!”

Ama en azından yapıyor. Yapıyorsa başlamış demektir ve başlamak esastır.

Kitap okumaya, ders çalışmaya, hep ertelediğin o hobi işine, temizliğe bile başlamak zordur.

Bu hafta başlayanlara şans ver. Fazla yüklenme. Hayırlı haftalar.