Haftanın notu

Bu haftanın iş özeti olarak kendime not aldığım 5 çıkarım veya öğüt veya direktif:

1- Hiçbir şey göründüğü kadar korkutucu değildir. Daha az korkutucudur.

2- Hiç kimse senin önemsediğin kadar önemsemez. En iyisi çeyreği kadar zorlamaz.

3- Dün moda olan bugün ilgisizdir. Kendini kaptırma.

4- Aşırıcılık mevzubahis iyi niyetse günah değildir. Aşırıcı ol.

5- Başarı uçlardadır. Herkes durduğunda sen koşmaya devam et.

Hayırlı hafta sonları.

Bağıntı

Serenay Sarıkaya ile finansal hizmetler üreten bir markanın işbirliği anlam üretemez.

Aralarında Nike’ın Roger Federer ile yaptığı işbirliği gibi bir bağıntı yoktur.

Ama mutlaka ucuz da olsa dikkat çeker ve amaçlanan da budur.

Bu analoji elbette “Kitabı yazmak için harcadığımız zamandan çok kapak tasarımı için endişeleniyoruz“ ifadesine gönderme yapar. Düşündürmelidir.

Lakin tabi ki, aksini de savunurum:

Şık bir kapak kesinlikle iş görür ve pazarlamanın bir işi de budur.

Ancak sevgili Akbank:

O billboard’ta Daron Acemoğlu’nu görsem maaşımı -net- size bağlardım.

Serenay… Ne bileyim, pek güven vermedi.

Uyanın!

Bugün problemimiz birinin kendini Galata’da yakması, diğerinin çıplak dolaşması veya binlerce olağandışı şiddet olayının içinden cımbızla çekilmiş o en dramatik hadise değildir.

Bunların hepsi birer göstergedir, doğru. Ancak odaklanman gereken, günlerce tartışılacak meseleler değildir. Ve evet, otorite bunu yapmanı ister. Bu münferitler ile enerjini tüketip yorulmanı bekler. Çünkü ancak o zaman onun istediği tercihleri yapacak ortam oluşacaktır.

Gel şöyle düşünelim:

Ülkemizde yaklaşık 85 milyon insan var. Bunların 25 milyonu 45 yaş ve üzeri insanlardır. En genci -muhtemelen- 2056* yaşında hayata gözlerini yumacaktır. En ihtiyarı bu yıl. Ortalaması 11 yıl içinde hayatta olmayacak. Yaklaşık 20 milyonu ise burada konuştuklarımızı hala anlayacak olgunlukta değil. Geriye kalan, asıl odaklanman gereken 18-35 yaş arası 26 milyon insan var. Geleceğin Türkiye’si bunlarındır.

Bunların ne konuşmak istediği, aralarında kimi görmek isteyip kimi istemedikleri, hedeflerinin ne olduğu ve nasıl bir gelecek hayal ettikleri kilit noktadır.

Bu kitlenin oyalanmaması, 11 yıl sonra hayatta olmayacak bürokratlardan direktif almaması ve 2100’ün Türkiye’sinin temellerini bugün atmaları gerekir. Bunun için: Boş gündemlerin tuzağına düşmeden asgari müştereklerde (Adalet, eşitlik, özgürlük) uzlaşmaları elzemdir.

Kendinizi ucuza satmayın. Açığa hiç satmayın. Mesajı yayın.

Uyanın!

Bundan daha iyisini hak ediyoruz.

*TÜİK verilerine göre ortalama yaşam süremiz: 79’dur.

Nefes al

Bir araba kiralama firmasından hizmet aldım.

Bir gün sonra, saat 19:30’da bilinmeyen bir numaradan arama geldi:

“(Hızlı ve nefes almadan) Merhaba Semih bey, sizi S….’ten arıyorum, hizmetimizden memun kaldınız mı?”

Bu markadan ilk hizmet alışımdı. Beni 19:30’da arayabilecek kadar tanıdıklarını zannetmiyorum. Önceki deneyimlerim ile ilgili hiçbir fikirleri yok. Onları fiyattan dolayı tercih ettiğimden -büyük ihtimalle- habersizler.

Peki, ne bu acele?

Şeker bir ayda kanser yapsaydı kuvvetle muhtemel kimse gerektiğinden fazla şeker tüketmezdi. Kısa vade sonuçlara odaklanmak türümüzün önemli bir kusuru.

Kısa vade pazarlaman da aynı şekilde: Agresif vaatler, fiyat savaşları, hızlı satışlar için söylenen yalanlar, sentetik geribeslemeler vs.

Piramitleri inşa edenlerin kısa vade hedefleri yoktur. Roma’daki Kolezyum da öyle.

Ama gecekondular öyle mi?

Her yerdeler.

Uyum meselesi

Bell’in 1892’de New York’tan Chicago’ya yaptığı telefon görüşmesinden ancak 100 yıl sonra cep telefonları olağanlaştı.

Dev Nokia’nın devrilmesi ise 13 yıldan daha az sürdü. Ve Apple bunu yüzlerce modele karşılık tek modelle yaptı.

Üstüne iddiaya girip kazanacağın tek olgu değişimdir.

Mutlaka gelir. Kimi dirençle, kimi uyumla karşılar.

Değişime uyum göstermek ise cesaret işidir.

Lüzumsuz işaretler

14 yaşındayken çıraklık yaptığım dükkanda bir müşterimiz ABD ile Kanada arasıdaki farkı şu tespitle anlatmıştı:

“Kanadalılar dükkanlarının kapılarına ‘klimalıdır’ yazıyorlar. Çok anlamsız. Tabi ki, klimalı olacak. Bunu belirtmenize gerek yok!”

Aynı şekilde klimanın üzerine “Klimamız bozuktur!” etiketi yapıştırmak anlamsızdır*.

Eğer bozuksa tamir et. Edemiyorsan sök. Çünkü bu bilgilendirmenin bize hiçbir faydası yoktur.

Eskimiş bir logo, gereksiz bir işaret/klişe tabelası bir işletmenin karakteri ile ilgili çok şey anlatır.

Çünkü iyi bir öykü anlatıcısı mesajın “Kimin için?” ve “Ne için?” olduğunu bilir.

Aksi durumda öfkeni, çaresizliğini veya beceriksizliğini yüzümüze haykırmanın lüzumu yoktur.

*Bugün 1850’de kurulmuş ve Türkiye genelinde 300’den fazla şubesi olan bir işletmede görüldü.

Sorumlu özgürlük

Seçim hiçbir zaman kolay değildir. Aslında doğru seçimler çok zordur.

Yine de seçim her şeye rağmen özgürlüğünü pratik etmenin en etkin yoludur.

Ve seçenekler çoktur.

Gelişmiş veya gelişmekte olan bir ülkede ne yiyeceğini, ne öğreneceğini, kime çalışacağını, ne için çalışacağını, nasıl fark yaratacağını seçebilirsin.

Seçim ise sorumlulukla gelir.

Ve özgürlük beraberinde ekstra sorumluluk getirir.

Tutarlı öneri

Son 10 seneyi sık uçarak geçirmiş olsam da her uçak inişinde malum ihtimaller -anlık- kafama takılır.

Çok düşük ihtimaldir* ama oradadır.

Aklımızdan geçen menfi ve şeytani dürtülerin önüne geçme şansın yoktur.

Tek antidotun tutarlılıktır.

Önerinde tutarlı ol ve unutma: Kafamızdaki bazı dominolar tek taşla devrilmeye hazırdır.

*Ticari bir uçuşta ölüm ihtimali 3 milyarda 1’dir.

Sorgula

“Her vatandaşın birinci sorumluluğu otoriteyi sorgulamaktır.” -B. Franklin

Seviye ve konsept değişkenlik gösterse de neredeyse herkes otoritenin tahakkümdündedir.

Ancak sadece bazısı otoriteyi sorgular.

Çünkü sadece bazısı sorumluluk alır.

Bazısı ol.

Normal

ABD’de son yaşanan silahlı saldırıda bu sefer çocuklar hedef alındı. 19 çocuk, 2 öğretmen öldürüldü. Allah esirgesin, Türkiye’de böyle bir olay olsa ülkemiz infial yaşar, ayağa kalkarız.

Normalleşme böyle bir şey. Çok can sıkıcı.

Tabi ki, madalyonun sadece iki yüzü yok. Nadir de olsa para dik durur. Şöyle ki, “Silahıma dokunma!” diyen kitle ile regülasyon talep eden arasında duran bir aklıselim var. O da şu soruyu soruyor: “Asıl problem ne?” Çünkü belli ki, silah değil. ABD’de bu mesele anayasa tartışmasında düğümlenmiş görünüyor.

Oysa öncellikle ‘motivasyon’ sorgulanmalı. Çünkü koşmaya azmetmiş bir kişiyi koşu bandı eksikliği durduramaz. Aynı şekilde; masum çocukları katletme motivasyonundaki bir caniye silah yasası engel olamaz.

“Yavaşlatır…” belki, ama caydıramaz.

Normal, birçoğumuzun dikkat vermediği bir kavramdır. Ta ki, değişene kadar. ABD’de 1891 yılından bugüne yaşanan her toplu katliam yeni bir normal yarattı. Damla damla, yavaş yavaş; akıl sağlığı yerinde olmayan bir normal…

Normale dikkat vermek lazım. Geç olmadan.