Dikkatin ederi

Hile ancak dikkatimiz ucuzsa başarılı olur.

Kandırmayı bir iş modeline dönüştürmüş cani pazarlamanın sözü, sorusu veya sloganı dikkatimizi ucuza takas ettiğimizde tuzağa dönüşebilir. Dikkat ise karşılığında ancak güven, gelişim, katkı ve değişim gibi kavramlar varsa takasa değer olmalıdır.

“Buraya dikkatimi verdim çünkü zekiyim ve cesurum ve bu kesinlikle benim için en elverişli seçim.” dedirtmek ile “Dikkatimi verdim, kandırıldım…” arasındaki farkı anlamak bir pazarlamacı için etiğin değil zekanın konusudur.

Kazandığın dikkatimizin karşılığı hayret, hayal kırıklığı veya kuşku olmamalıdır.

Şapkadan tavşan çıkarmak pazarlamacının değil, sihirbazların işidir.

Kasıtlı cahillik

Milyonlarca gündem var:

Sabah uyanıp telefonu elinize aldığınızda; bir caninin soğukkanlılıkla nasıl cinayet planladığı, Kardashian’ların bugün ne giydiği, Almanya’nın Ukrayna’ya nasıl tank vermediği, Bill Gates’in hepimizi öldürmek için nasıl uğraştığı ve Paris Hilton’un nasıl anne olduğunu anlatan haberler arasında saniyeler içinde geçiş yapabiliyorsunuz.

Bu bilgilerin neredeyse hiçbiri, hiçbir işinize yaramıyor ama sağlıksız bir diyetin obez tutsakları gibi tüketmeye devam ediyorsunuz.

Çünkü odaklanmak, adanmak zordur.

Çünkü izolasyon, tecrit zordur.

Çünkü hayır demek, zordur.

Ve kasıtlı olarak bilgisiz kalmak bunları gerektirir.

Evet, kasıtlı cahillik: Sensörsüz, manipülatif bilginin sağanak olup yağdığı şu platformlar içinde ancak bir bilgenin seçimi olabilir.

Kasıtlı cahillik beynin perhizidir.

Akıllı takas

Para yeni, kripto çok yeni. Daha düne kadar buğdayı mısıra, kuzuya takas ediyorduk.

Dün varlık inşa etme kapasitesine sahip olanlarla bugünün insanları aynı insanlar: Akıllı takaslar için çalışanlar.

Emtia veya para için çalışma: Kazandıran takaslar için çalış.

Başardığında rastlantı da elverişli durum fenomeni de lehine çalışacaktır.

Zaman ve fikir israfı

İşe güzel bir fikirle başlamamak zaman israfıdır. Güzel fikri hayata geçirmek için kararlılık göstermemek ise fikir israfı.

İkisi de bir seçimdir. Birincisi bazen acelenin konusu, genellikle kötü vizyondur. İkincisi neredeyse her zaman cesaret ile ilgildir.

Zamanı kurtarmak için fikre, fikri kurtarmak için zamana ihtiyacın vardır.

Her iki durumda da cesur olman gerekir.

Duygular bulaşıcıdır

Duygulara pazarlamak, sebeplere, sağduyuya veya hikmete pazarlamaktan daha kolaydır. Çünkü duyguları kutlamak ve paylaşmak çok daha kolaydır.

Bu yüzden Sevgililer, Anneler ve Cadılar Günü yok satarken, Çevre ve Bilim günü fark edilmeden geçiştirilir.

Mesele böyle arzuluyor olmamızdan ziyade, duygudaşlığın akıldaşlığa nazaran daha geçişken olması ile ilgilidir.

O kadar ki, duyguların bireyden gruba geçişi bir virüsten daha hızlı olabilir: Bir kişinin gülümsemesi veya feryadı yüzlerce kişiyi bir anda etkisi altına alabilir.

Yarın bize en iyi çalışma listeni, fikir ve çözümlerini getirebilirsin ve bunlar işe yarayabilir ama unutma: Huysuzluğun, korkun ve şüpheciliğin aklın ile getirdiklerinden daha bulaşıcı olabilir.

İfşa kültürü

Türkiye’deki habercilik stili; neredeyse her gün yaşanan olayları sanki Norveç’ten bildiriyormuş gibi sunmak üzerine inşa edilmiştir.

Her kaza, ihmal veya üzücü olay sanki sorumlusu koşullar ve kültürümüz değil de bütünüyle bireylermiş gibi servis edilir. Tabi ki, bu yaklaşım asıl sorunu görmemezlikten gelmek için üretilmiş bir alnaçtır.

Park edecek yeri olmadığı için kaldırıma çıkan sürücüyü suçlamak, şehircilik kültürümüzü tenkit etmekten, müteahhidi ihmali nedeniyle çarmıha germek onu denetlemesi gereken devleti/regülasyonu eleştirmekten çok daha kolaydır.

Bu tespit “Hepimiz yapıyoruz, hepimiz bunun bir parçayız!” itirafı için bir çağrı değildir. Böyle okunması doğru olmaz. Çünkü bunun devamı “O zaman hiçbirimiz suçlu değiliz!” abukluğuna evrilebilir.

Bu ancak; olağanlaşmış kusurların asıl sebeplerini görmezden gelip, sadece sonuçları ifşa ve teşhire odaklanmış bir kültürün eleştirisi olabilir.

Kusuru ifşa ile beslenmek, sizi tenkite konu bataklığın bir parçası yapar. Böyle bir kültür inşa etmekten sakınmamız gerekir.

Tanıma

Dün Mardin’de 3 katlı bir okulun çatısından, Örümcek Adam rahatlığıyla inen bir çocuğun haberini izledim. Haberin içeriğinde: Şaşkınlık, korku, öfke, suçlama ve ayıplama vardı.

Tanıma ise eksikti. Evet, tanıma: Çünkü ortada sıra dışı bir yetenek olduğu aşikardı.

Öncelikle; tanıma, tasdik ve teşvik değildir. Bu olayın tasdik edilmeyecek taraflarını, tanınması gereken yüzünden ayırmak gerekir: Objektif habercilik budur.

Ve bir soru:

Decca (Plak şirketi) “Paçoz Uyumsuzlar” olarak tanımladığı Beatles’ı reddettiğinde, sorun Beatles’ın değerinde miydi, yoksa Decca’nın bu değeri tanımasında mı?

Nasıl hatırlanacaksın?

Bir şehir efsanesine göre, güçlü bir sosyal yaşamımız olması durumunda hayatımız süresince yaklaşık 80bin kişiyi tanıyabiliriz.

York Üniversitesi’nin yaptığı bir çalışma ise beynimizin ancak 10bin kişinin yüzünü ezberleyecek kapasitede olduğunu göstermiştir. Bu durumda geri kalan 70bin kişi anlık bir karşılaşma ve 10bin kişinin %99’u da ancak kısa bir sohbetin konusu olabilecektir.

Mamafih bu aritmetiğin odak noktası süre değil, etkidir.

Tankların karşısına elinde market poşeti ile dikilmiş Meçhul Asi’yi düşün: Bir dakikalık bir duruşla, yüz yıllık ders vermiştir.

Birileri bugün ve yarın seninle, markanla karşılaşacaktır.

Belki 1 dakika, belki birkaç saniye…

Nasıl hatırlancağın sürenin değil; cesaretin, etiğin ve cömertliğin konusu olacaktır.

Semantik

Dün akşam NTV’de şunu okudum: “Çakmak kibritten önce bulunudu…”

Bu ifadenin bizi hayrete düşürmesi beklenir. Çünkü kibrit çakmağa göre ilkel bir üründür.

Ancak bu bilgi bir semantik/anlam oyunudur. Bugün bildiğimiz şekliyle çakmak tabi ki, kibritten önce icat edilmemiştir. Eğer mevzu kıvılcımsa evet, çakmaklı tüfek 16. yüzyılda kullanılmıştır ama bu bizim bugün tanımladığımız çakmak değildir. Ve ilk kibrit 1826 yılında icat edilmiş olsa da başarısız, zehirli bir üründür. Güç bela 1910’larda kibrit standartlaşmış, bundan 7 yıl önce ise Avusturyalı bilim insanı Welsback bugün tanıdığımız şekliyle çakmağı icat etmiştir.

“Çakmak mı, kibrit mi?” sorusu bu iki ürünü nasıl tanımladığımız ile ilgilidir: Meşale bir kibrit ve evet, filinta bir çakmak sayılabilir.

Bu nedenle semantik çok önemlidir. Pazarlama için hayatidir. Tanımlama ise mutlaka özgün olmayı gerektirir.

Zippo’yu düşün, bizde nasıl bir anlam kargaşası yaratabilir?

İmkansızdır.

Çünkü Zippo ne çakmak, ne kibrittir: Zippo’dur.

Pazarlama budur.

Zihniyet meselesi

Okmeydanı (Cemil Taşcıoğlu) Hastanesi’nde neredeyse her blok ve katta gıda/su ve kahve otomatları var.

Hiçbirinde kredi/banka kartı geçerli değil.

Bazen mesele ayak uydurmak ile ilgili değildir: Küçük güncellemeler, adaptasyon/implementasyon problemleri Starbucks için bile bazı durumlarda olağan sayılabilir.

Buradaki mesele değişime direnişle ilgidir ve bu apaçık bir zihniyet meselesidir. Bu kavramı TDK sadece ‘anlayış’ olarak tanımlasa da zihniyet (Mentality), entelektüel aktivitenin konusudur.

Entelektüel aktivitenizin zenginliği; esneklik, uyum, anlayış, dikkat verme, objektivite ve empati gibi kavramların bolluğu ile ilintilidir.

Fakirliğin heybesinde ise sadece kuru bir direniş vardır.