Gizli imtiyaz

Bir hahamın eşlik ettiği zengin bir Yahudi davetinde söyle bir diyalog yaşanır:

Haham: Teveccühünüze minnettarım ama ben sadece kusurlu bir kulum, bunu lütfen dikkate alın.

Ev sahibi: Hepimiz öyleyiz sevgili Rabbi, varlığıma ve gücüme aldanmayın ben de bir hiç kimseyim.

Masanın sonunda oturan ve bu tevazu atmosferinin bir parçası olmaya gayret gösteren bir yoksul söze şöyle katılır: “Hepimiz öyleyiz. Gerçekten de bir hiçten ibaretiz!”

Bunun üzerine ev sahibi öfkeyle hahamın kulağına eğilir: “Bu kim olduğunu düşünüyor ki, kendini de hiç kimse zannedebiliyor!” der.

İşin şakası bir tarafa, sol Yahudi cenahının bu meşhur fıkrası aslında çok önemli bir sınıf problemini kritik eder.

Alçakgönüllülük, tevazu ve mahviyet adına ne derseniz; baskı ile yönetilen birçok toplumda gizli bir imtiyaza dönüşmüştür.

Tevazunun kamufle ettiği ve ülkemizi işgal eden bu gizli imtiyaz çok tehlikeli ve güçlü bir silahtır.

Dikkat edin.

Özgür irade

Eğer yeni bir koşul, yeni bir tutum ve yeni bir bilgi o sımsıkı sarılıp kopamadığın fikrinden uzaklaşmana, en azından bir kaç adım geri gelerek tekrar gözden geçirmene yetmiyorsa: Fikri bir esaret altında yaşıyorsun demektir.

Bu aşamada özgür iradeden bahsetmek anlamsız olur.

Ve bugün ona her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Az

Az pişirmek, çok pişirip kalanı taksim veya geri dönüştürmekle uğraşmaktan daha kolay ve avantajlıdır.

Az konuşmak, çok konuşup akabinde sözü doğrultmaya çalışmaktan daha anlamlıdır.

Velhasıl az üretmek, çok üretip ürettiğin yığına aval aval bakmaktan daha faydalıdır.

Yarın az pişir.

Hayal kırıklığı

Eleştirip, öfkeyle gündem konuştuğum zaman beni takip edenlerle etkileşim oranım %80’lere ulaşıyor.

Kızgınız. Ve hedef arıyoruz. Maalesef bu durumdayız.

Millenials ve Gen Z için sebepler aşağı yukarı tek bir başlığa sıkıştırılabilir: Hayal kırıklığı.

Hayal çok önemli bir aktiftir. Öykünün vaat ettiği vahadır. Tahammülün ödülüdür. Bu su birikintisi ulaşılamasa bile kurutulmamalıdır.

Kurutuldu.

Bugün sormamız gereken 3 soru şu:

Hayal kırıklığına yol açan bu süreç, dün doğru hissettirse bile, bugün devam etmeye değer mi? Unutma, yaptığımız neredeyse her şey yaptığımız o anda doğru hissettirir.

Yarın neyin önemli olacağına bugün kim karar verecek? Dün bizi hayal kırıklığına uğratanlar mı?

Zamansız pazarlama

Pazarlama için duygular kritik geçiş kapılarıdır ve bunlar mütemadiyen çeşitlenip güncellenir.

Şu anda hakim duygumuz “Korku”dur. Covid döneminde “Belirsizlik” ve biraz -gerçekte en konforlu nesillerden biri olsak da- “Daha neler göreceğiz!” ifadesinin tetiklediği hayret ve farklı olma duygusu hakimdi.

Cani pazarlama bu duygulara uygun retorik ile zaman kaybetmeden konuşmaya başlar:

Korkuyorsan daha fazla korkmaya ve acil olarak en yüksek paketten sigortalanmaya ihtiyacın vardır. Belirsizlikte “X” ürünü alarak çizgini belli etmen ve bu karmaşada bir duruş sergilemen gerekir.

Tüm bu çalışmalar güçlü bir baskı ve destur alınmadan yapılır. Çünkü insan, duygularının teşhir edildiği bir ortamda en savunmasızdır.

Bu durumda ise en iyi pazarlama, belki hiç pazarlama yapmamaktır.

Seçim senin

“Titanyum alaşım sivri uçlu çubuklar.”

“HAARP.”

“Yüzyılın Felaketi.”

“Denetim.”

“İhmal.”

“Sorumluluk.”

Hepsi bir manşet ve istediğine odaklanabilirsin.

Ancak sadece bazıları ile değişebilir ve değiştirebilirsin.

41 bin 156 kayıp ve artıyor…

Bugün, dün olduğu gibi yine seçim senin.

Relevance* sorunları

Pazarlamanın en öncelikli görevi alaka (*Relevance) kurmaktır. Benzeşim ve önemi ile ilgili çok sık yazdığımı bilirsin (Hatırlamak istersen: Link).

Geçen gün “Osmanlı Oud” isimli bir parfüm markasının reklamını gördüm. Neden “Ottoman Oud” veya “Osmanlı Udu” değil de Türkçe-****English olduğu bir tarafa, ilgili reklamda “İmparatorluğun Etkileyici Kokusu” sloganı ile ürünler “Antik Yunan” tipi sütunlar üzerinde sergilenmişti. “Aslıhan Hatun” adlı kokunun Yunan mimarisinin ürünü olan “Dorik Sütun” üzerinde beklenen etkiyi veremeyeceği açıktır.

Firmayı tanımıyorum. Kuvvetle muhtemel güzel iş yapıyorlardır. Bizim önemli problemlerimizden biri de bu: Güzel ile çok güzel iş yapma arasında kısa bir mesafemiz var. Meselemiz ustalık, zanaatkarlık, el veya iş becerisi değil, dün yazdığım üzere tasavvur yani tasarımdır.

Ve söz konusu pazarlama olduğunda tasarım öyküyle başlar. Öykünün ise her yönü karşılık bulmalı ve ilintili olmalıdır.

Alakasızlık, öyküde dolayısıyla pazarlamada önemli bir defodur.

Göz ardı edilmemelidir.

Kafa yormak

Deprem bölgesine müdahalede gecikmiş ve yetersiz kalmış olmamızın arkasında: Operasyonel, urban ve neredeyse diğer her kademedeki tasarımsal yetersizliklerimiz vardır.

Tasarım kültürümüzdeki problem son 10 yılın değil, belki son 300 yılın meselesidir. Bununla yüzleşmediğimiz ise apaçık ortadadır.

Hatay güzel bir şehir değildir. İstanbul güzel bir şehir değildir.

Güzel coğrafya ile güzel şehir kavramlarını birbirine karıştırmamanız gerekir.

Güzel tasarım işlevle ilgilidir. Ürettiğimiz her şeyin bir görevi vardır ve doğru tasarlandığında işleyiş güzel olacaktır.

Nelerin yanlış gidebileceğine kafa yormak ise doğru yürüyen işler tasarlama olasılığımızı arttıracaktır.

Tasarım da diğer pek çok şey gibi kafa yormadan iyileşmeyecektir.

Reklam arası

Super Bowl yılın en keyifli reklam arasıdır: Amerikan pazarlama endüstrisinin tüm hünerleri burada sergilenir.

Alaycılık, kinaye veya istihza -adına ne derseniz- hakim temadır. Bunun yanında; şaşırtıcılık, ihtilaf, komedi ve bolca ünlü yüz vardır.

Bu yıl üç tanesi dikkatimi çekti:

3- RAM’in elektrikli arabalara karşı çekinceleri, cinsel performans ile ilgili kaygılarla ilintilediği “Erken Elektrifikasyon” çalışması: İnsanların değişimden en az kapalı kapılar arkasında konuştukları meseleler kadar korktuklarını işleyen bu reklam, en iyi kinayelerden biriydi (İzlemek istiyorsan: Bağlantı).

2- “O bizi anlıyor…” sloganı ile sevgi ve öfkenin fotoğraflarını derleyen The Servant Foundation’un İsa ve Hristiyanlığı tanımladığı düşük bütçeli, seri ve dev çalışması (İzlemek istiyorsan: Bağlantı).

1- Ve Bud Light’ın Miles Teller ve eşine rol verdikleri harika reklam arası: “Easy to drink, easy to enjoy!” klişesiyle modern insanın sıkıcı, gündelik hallerinden birini nasıl eğlenceli hale dönüştürebilecekleri işlenmiş. Ayrıca reklam filminin başında beliren telefon numarasına “Bud Light” yazıp mesaj gönderildiğinde “Hey, sırrın içindesin” mesajı ve bir promosyon link iletiliyor (İzlemek istiyorsan: Bağlantı).

İyi seyirler.

Miras

2018 yılında Apple Park’ı ziyaret ettiğimde içimde iki hakim duygu vardı. Birincisi hayranlıktı. O kadar ki, dikkatimi fotoğraf çekmek için bile dağıtmak istememiştim. İkincisi ise belirsiz bir mutluluktu. Steve Jobs vizyonunun gerçekleştiğini görememesine rağmen, o gün, onun adına mutlu hissetmiştim.

Yaşadığımız deprem felaketi nedeniyle bugün hatırladığım, o gün ise fark ettiğim şuydu:

Bizim mirasa yaklaşımımız bugünlerde sıkça duyduğumuz üzere “Bak, mal da mülk de yalanmış!” distopyası üzerine inşa edilmiştir. Boşuna kürek çekmeyi ima eden bu yaklaşım, mirasın -legacy- sadece eşyanın değil, misyonun transferi olduğu gerçeğini görmezden gelir. Bu ise maalesef günü kurtarmak için yaşayan, nesli düşünmeyen bir kültür üretir ve üretmiştir. O kadar ki, ancak bu hal, İstanbul gibi bir şehirde depremi önceliklendirmesi, kaynaklarını tasarrufla bu sorunun çözümüne aktarması gerekirken kanal gibi çılgın bir projeyi dava haline getirebilir.

Jobs, ölümüne sadece 4 ay kala, Cupertino Belediye Meclisi’ni Apple Park için ikna etmeye çalıştığı sunumunda (Son halka açık konuşması olarak sayabiliriz), mirasın sadece mülkten ibaret olmadığının dersini vermişti.

Ve işte bu yüzden: San Francisco’da o gün, Jobs’un mirasına bakıp onu düşünürken “Bak, mal da mülk de yalanmış!” arabeski ile hüzünlenmediğimi aksine; umutlandığımı, moral bulduğumu ve Jobs’un adına sevindiğimi hatırlıyorum.