Aradaki mesafe
İki türlü başlayabilirsin.
Bugün yani hemen, yani şimdi.
Veya yarın…
Başlamaya karar vermek ve başlamak arasındaki mesafe düşündüğünden uzundur.
Bazen yıllar alır.
Başla, şimdi.
İki türlü başlayabilirsin.
Bugün yani hemen, yani şimdi.
Veya yarın…
Başlamaya karar vermek ve başlamak arasındaki mesafe düşündüğünden uzundur.
Bazen yıllar alır.
Başla, şimdi.
“Malzemesi en iyi tork iletimi için formüle edilmiştir. Krom vanadyum, ucu siyah oksit, selüloz asetat saplı.”
Bu Thanos’un sonsuzluk taşlarından biri değil, sadece bir tornavida.
Peki, bu tornavida ne işe yarar?
Vida söker ve takar. Ancak onu boya kutusunun kapağını açmak için de kullanabilirsin. Çünkü tanımlama ve işlev ne kadar tek yönlü gözükse de tornavida motamot sıkıcı bir alettir: Birçok adi işlevi vardır.
Süslü birçok title/ünvan da böyledir. Tanımlanan değil, ihtiyaç görülen işler için kullanılır.
Çünkü alet olmakla amaç olmak farklı şeylerdir.
Tornavidaya boya kutusu kapağını açmak koymaz, sana koyar.
Çünkü sen alet değilsin.
Amacına hizmet et.
Alet olma.
Eğer iş modelinde tıkanmış, “Ne yapsam bu eşiği atlatamıyorum…” dediğin bir noktadaysan; çalışanlarına bak.
Onlar bugün, dün olduklarından daha mutsuzsalar sorunu uzakta aramana gerek yok.
Belki havalandırma ve klimaların düzgün çalışmıyor, belki servis ettiğin yemekler lezzetli değil veya belki geleceğe dair hedeflerin yetersiz bulunuyor; bilmiyorum.
Ve açıkçası benzer sorular bu satırları okurken senin de kafanda beliriyor ve cevabını veremiyorsan sen de bir halt bilmiyorsun demektir.
O zaman sor. Konuş onlarla.
İş modelini yeni bir safhaya taşıyacak en kritik eşik onlardır.
Countdown (2019)’un öyküsü ne zaman öleceğimizi söyleyen bir app’in etrafında örgülenmişti. Öngörülebilir basit bir senaryosu vardı. Tutmadı.
Çünkü ne zaman öleceğimizi bilmiyor olmamızın arkasında büyük bir sır yoktur. Basittir: Ne zaman öleceğini bilsen bunu önlemeye çalışırsın. Film de onu işledi.
Ölümün öyküsü, merakı veya önlemi değil, bilinmezi işler. Merak ve önlem ise öykü için bilinmez kadar güçlü bir kaldıraç değildir. Belki birer araçtır.
Beyatlı’nın dediği gibi: Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.
Meçhule.
Bilinmeze.
Çok güçlü bir rivayettir.
Varsa elinde benzeri anlat.
İfşa etmeye çalışma.
Yeni bir fikir için harekete geçmeden önce birkaç soru:
-Sana güvenebilir miyiz?
-En zor tarafı neresi?
-Bu fikir bizi neden korkutacak?
-Önemli olduğuna kim vurgu yapıyor?
-İşe yaradığını bize nasıl anlatırsın?
-Gerçekten yardıma ihtiyacın var mı?
-Buna değecek mi?
İşe yarayacak bir iş planı inşa etmeden önce logonu tasarlama.
Evvela bu sorulara cevap ver.
Kolay gelsin.
Problemin ne olduğu konusunda uzlaşamamak, çözüm için mutabık kalamamaktan çok daha problemli bir durumdur.
İklim değişikliğinin bir problem olduğunu kabul etmemek ile çözüm seçenekleri arasında uyuşmazlık farklı meselelerdir.
Problem ise hayatımızın önemli bir gerçeğidir. Her yer problemlerle doludur. İnsanların barınması, sağlığı ve beslenmesi birer problemdir. Arzularımız ve aidiyet telaşımız birer problemdir.
Problemlerimiz hiç bitmeyecek. Bundan emin olabilirsin.
Amacımız problemin ne olduğunu tespit edecek anlamlı enstitüler kurmak olmalıdır.
Problemi tespitte hemfikir olalım: Çözüm konusunda uzlaşmayalım, problem yok.
Önemli olan kime karşı rekabet ettiğin değil, nasıl rekabet etmeyi seçtiğindir.
İsterse karşındaki Koç olsun…
Kaliteyle mi? Fiyatla mı? Hızla mı?
Dibe doğru mu? Yoksa yukarıya mı?
Nasıl rekabet etmek istediğin iş modelinin kilit noktasıdır.
Henry Ford arabayı, Ray Kroc hamburgeri ve Mark Zuckerberg sosyal medyayı icat etmediler.
Ama rekabeti dolayısıyla pazarı yeniden tanımladılar.
Kurallara uymamak yorar.
Türkiye’yi çok yordu.
Trafikte yorgunuz. Ekonomide yorgunuz. Tepeden tırnağa yorgunuz.
Kural, ilke, kaide veya usul adına ne derseniz işe yarar. Yazılı veya değil, bu ilkeler fevri olana zül gelse de aksi yönde davranmanın olumsuz etkileri kendini uzun vadede gösterir.
Bana göre bugün, o uzun vadeyi deneyimliyoruz.
Bencil zorbaların ilkeleri yıktığı ve uysallara bu trendi takip etmekten başka çare bırakmadığı bir sosyal habitatın içindeyiz.
Doğru kuralların ise ilginç bir paradoksal huyu vardır: Bir müddet konfor için kurallara uymamak, sizi daha katı kurallara uymaya zorlayacak koşullara taşır. Ilımlı kurallara karşı düşük olan toleransınızın ise katı kuralların karşısında şansı kalmayacaktır.
Ekonomide geç uyguladığımız faiz/para politikası meselesini düşün: Kuralları çiğnedik ve bugün artık dünden daha katısı bile işimize yaramıyor. Ve bizim sabrımız tükenmiş durumda.
Bürokrasimiz zorba bir azınlığa ön verdiği için pişman mıdır? Bilemem.
Ama artık çok geç. Kuralların paradoksu iş başında.
Sabiha Gökçen havalimanı 6 Ağustos’ta yolcu sayısında bir rekor daha kırdı.
Bir günde 131.052 yolcu uçurdu.
Bu havalimanında son uçuşum 28 Temmuz’daydı. Hem bina girişi hem de körük öncesi güvenlikten çantamdan MacBook’umu çıkarmadan geçtim.
Hatta 2. güvenlikte elimde Starbucks kahvem ve sırt çantamda 0.75 L suyum vardı.
Güvenlik beni durdurmadı veya uyarmadı. Çünkü Sabiha Gökçen; 131 bin 52 yolcuyu hassas güvenlik denetimlerinden geçirebilecek kapasitede bir havaalanı değildir. Yapmaya kalkarsa çoğu yolcu uçuşunu kaçırır.
Kapasitenizin üstünde iş yapmak bir özveri meselesidir. Ancak taviz veriyorsanız özveriniz tehlikeli ihmallere dönüşür.
Sınırları zorlamak güzeldir.
Motive eder.
Büyümeyi teşvik eder.
Ancak ne pahasına?
Mete Gazoz Olimpiyat altın madalyasından sonra Dünya Okçuluk Şampiyonası’nda da birinci oldu.
3 yıl içinde 2 önemli birincilik elde etti.
TV ekranlarımızda bu sporla ilgili konuşan, saatlerce tartışan ve eş zamanlı canlı yayın yapan hiçbir programa denk gelmedim. Buna karşın, son 3 yıl değil, son 100 yıldır milli takımın hiçbir Dünya şampiyonluğu elde edemediği ‘futbol’ neredeyse her hafta 200 saatten fazla tartışılır.
Okçuluk ile ilgili hiçbir şey bilmiyorum. Bilmiyoruz. Ama şampiyonuz.
“Ağzı olan konuşuyor…” ne güzel bir slogandı.
Tebrikler Mete. Var ol!