Çaresizlerin pazarlaması

“Hands, touching hands

Reaching out, touching me, touching you…” ♫⋆♪

“Sweet Caroline…“nı duyamadan telefon çalıyor…

Arayan Türk Telekom.

Ne aramasını istiyorum, ne adını duymak. Teklif edecekleri hiçbir şeyle ilgilenmiyorum. Bedava Internet verseler istemiyorum. Ama yine de aranıyorum. Aranıyoruz.

Bu nedenle telefon pazarlamacılığı öldü. Ölmeyen yerlerde komada. Ancak ölecek. Bundan emin olabilirsiniz.

Çaresizce size ihtiyaç duyan birkaç kişiden başka kimse; arandığı için fikrini değiştirmeyecek.

Çaresizlerin ürünü olarak kalacaksınız!

Biz ise; tercih etmek isteyenler, tercihin önemini bilenler: Asla sizin için elimizi kaldırıp “(..)tercihen Türk Telekom” demeyeceğiz.

Bize bu yolla ulaşamayacaksınız.

Anlayın artık bunu!

Anlam kargaşası

“Özgür irade diye bir şey yoktur.”

Bilmeyen için aynı şekilde yer çekimi…

Çünkü keşfedene kadar her şey kendi anlam kargaşasında tutsaktır.

Ve evet, anladığını iddia etmek sadece bir illüzyondur.

Keşif ancak bilerek mümkün olabilir.

Güç sarmalı

Harry Potter Mürver Asa’yı kırıp atar. Jon Snow tahtı elinin tersiyle iter. Ve bu hal sadece fabl romantizminden ibaret değildir. Alija güç için şunu söyler: “Güç ya insanları tehlikeli bir şekilde yozlaştırır ya da yozlaşmış insanlara bir şans verir.”

Olgunluğun belki de en tepe noktası güce karşı kazanılmış bağışıklıktır.

Gücü makul bir süreden fazla elinde tutan bir erkin lideri de müridi de hamdır.

Çünkü güç bitmez bir itaat ister.

Boyun eğen ise kemale eremez.

Artan taraf

Bir süredir ekmek yapımı ile uğraşıyorum. Artizan fırıncılık popüler olduğu için veya hobisiz kaldığım için değil, bir ürün konsepti olarak ekmeği sevdiğim için. Şimdi bu yazıyı buğdaydan başlayıp emekte bitirmeyeceğim. Bir başka kolpo banka reklamcılığı monologuna ihtiyacınız olduğunu düşünmüyorum.

Meselem, israf. Ekmek ise bu konuda önemli bir sefirdir. Evrenseldir.

Mutfak işlerinde streç çok kullanıyoruz. Kendimi az kullanıp daha çok alanı sarma konusunda bayağı geliştirdim. Ama son zamanlarda şunu fark ettim: Az streç keserek sarmada başarısız olduğum her girişim daha fazla streç israf etmeme neden oluyor.

Cimri düşünmek bazen en büyük israf sebebi olabiliyor.

Artarsa yolu bulunur. Eksik kaldığında işler aksıyor.

Diğer birçok şeyde olduğu gibi savurganlık ve pintilik arasındaki çizgi de pek kalın değil.

İnce görmek bir olgunluk ve bol pratik meselesi.

Bu hafta artan tarafta kalman dileğiyle.

İyi haftalar.

Sürecin önemi

Cem Yılmaz’ın “Bak oradaydım buraya geldim!” esprisiyle kayağı tiye aldığı bir şakası vardı. Aslında skeçin bu bölümü bir sınıf problemini ele alıyor ve doğru bir eleştiri yapıyor olsa da sporla ilgili yapılmış “Kayarak bir yere gidilir mi ya!” analojisi hatalıydı.

Kayak yapmanın amacı dağdan inmek değildir. İnerken nasıl hissettirdiğidir.

Mesele öğrenme, kişisel gelişim, sanat veya bu blogu her gün yazmak gibi konulara geldiğinde aynı içgörüyü benimsemenin neden bu kadar zor olduğunu kavramakta bazen zorlanıyorum.

Mesele hiçbir zaman a’dan b’ye değildir.

Nasıl hissettirdiğidir.

Ve bu yazının kayakla veya Cem’le ilgili olduğunu düşünüyorsan korkarım ki, ikimiz de gecikmişiz.

En önemli mesele

Milyonlarca müzisyen ancak bir tane Prince vardır. Hedef hiçbir zaman Prince olmak değildir. Bu neredeyse imkansıza yakındır. Hedef potansiyeli ortaya çıkarmaktır. Çünkü en büyük savurganlık şüphesiz iş görmeyen bir kabiliyettir.

Birçoğumuzun ismi bir anıta verilmeyecek ve çoğumuzun sık tıklanan bir Wikipedia sayfası olmayacak. Lakin zamanın nasıl bir ölçek olduğunu kavrayabilirsen bunların önemsiz olduğunu anlarsın.

İhtimal en önemli meselemiz potansiyelimizi ortaya çıkarmaktır.

Pazarlamanın hep yapmak istediği gibi…

Ölçek problemi

Nihayet Pazarlama konusunda büyük düşünmeye başladık. Ancak yanlış yerden.

Farkına vardınız mı bilmiyorum, Godzilla tabelaların istilası altındayız. Tabeladaki bir harf dükkânın kapısından daha büyük. Ve istisna yok: Yeni inşası bitmiş bir sitenin tabelası ile kokoreç satan esnafınki aynı devlikte.

Urbanizm, mimari, estetik ve insanı ön planda tutan tüm diğer disiplinlerden nasibimizi almadığımız vaka. Biliyorsun, bunu çok eleştirdim. Ancak bu aşamada artık şunu öğreniyorum: Ölçek de bilmiyoruz.

Ön yargıyı etkisizleştir

Genellikle farz ederiz. Ve genellikle yanılırız.

Geri zekalı olarak etiketlediğimiz makul, başarısız zannettiklerimiz ise hayli yol almıştır.

Varsayımı ön yargı üretiyorsa tehlikelidir. Çünkü hatalı yargı sadece fırsatları kaçırmamıza değil, geri dönülmez hatalar yapmamıza neden olabilir.

Güzel sistemler ön yargıyı etkisizleştirir. Ve güzel sistemler ancak doğru insanlar tarafından yönetilebilir. Doğru insanları tayin etmek için büyük organizasyonların önünde yalnızca iki filtre vardır:

1- Liyakat; yeterlilik sadece popüler bir kelime değildir. Olmazsa olmazdır.

2- Önemseme; asla kıt gelmez. Birinde varsa bil ki, boldur. Yoksa yoktur.

Yetersizlik

“Şeriti paylaş” çözüm öneren bir önerme değildir. Yetersiz hazırlık nedeniyle ortada duran bir problemin ilanıdır. Ve evet, sorumluluğu üzerinden atan bir uyarı biçimidir.

“Bu şerit bisikletler içindir” önermesi ise ön hazırlık, planlama ve doğru bir strateji gerektirir.

Üstüne düşeni yapmak “Sen başının çaresine bak!” demekten çok farklı bir motivasyondur.

Yol ver

Yaptığın işi iyi bilmekle müşterinin ne istediğini anlamak arasında ciddi fark vardır.

Birincisini ikincisiyle karıştırmak ne senin ne de bizim işimize yarar.

Biz senin ne yaptığını iyi bilmiyor olabiliriz ama ekseriyetle ne istediğimizi iyi biliyoruz.

Bizim seni değil, senin bizi anlaman için çaba göstermen gerekir.

Varsa tarif et, yoksa yol ver.