Steroid Demokrasi
Perspektif her şeydir. Bunu “30 Sayfa”da tartışmaya çalıştım. Ama kitabın vaadi üzerine kısa kesmiştim.
Bu tabii ki çok derin bir konudur. Çünkü nihayetinde “Gerçek nedir?” sorusu etrafında düğümlenir.
Mesela Nietzsche ve Jung’u John Locke ile aynı odaya koysaydınız, insan zihni ve topluma bakış açıları konusunda %100 oranında ters düşerlerdi ve hem sorunlar hem de çözümler hakkında amansızca tartışırlardı.
Tabii burada şunun altını çizmek durumundayız:
Tartışmayı mümkün kılacak asgari koşulları sağlamak ve rivayet ile veriyi birbirinden ayırmak şarttır.
Bunu biz toplum olarak yapamıyoruz.
Yani bu sadece Türkiye’nin problemi değil; demokrasi dediğimiz mefhum Roma ve devamı sayılabilecek Birleşik Krallık ve Amerika gibi ülkelerin dışında kolay kök salmadı. Şöyle bir düşün: Türkiye’de kaç çeşit Atatürk var? Ben şahsen en az onlarcasıyla karşılaştığıma yemin edebilirim. Aynısını Churchill, Lincoln, Washington ve hatta Hitler için bile söyleyemezsiniz. Bu iddiaya zıplayacak çok kâğıt milliyetçisi tanıyorum ama sosyal sonuçları itibarıyla Atatürk’ün yarattığı dilemmaya yakın bir tane örnek bulamazlar. Ve bu tabii ki Atatürk’ün suçu değildir. Rivayet ve verinin birbiri içine girmesinin arkasındaki temel katalizör inançtır. Çünkü meşhur deyimiyle inancı veriye değil, veriyi inanca uyduran kafatasçılar bu toprakların mahsulüdür. Ve bu her iki taraf veya birçok taraf için geçerlidir: sağından soluna, başından ayağına kadar. Bu kültüreldir.
Dün “Türkiye’de demokrasi yok” dememe birkaç kişi alınmış. Onlara cevap olsun. Seçim demokrasi mefhumunun belki en düşük seviyesidir. Seçimle demokrasi sağlanmaz.
E, nasıl sağlayacağız? Sağlayamazsın kardeşim.
Sizden demokratik bir toplum çıkmaz, kusura bakmayın.
Peki neden? (Gel tartışalım…)
Modern liberal demokrasiye doğru Batı’nın izlediği rota, Roma’dan ABD’ye uzanan süreçte mülk sahibi soylular ile tüccarların merkezî otoriteyi dengelemesiyle, aşağıdan yukarıya şekillenen kademeli bir hak ve oy genişlemesine dayanır; buna karşın kalıtsal bir soyluluğun bulunmadığı Osmanlı-Türkiye geçişi, devlet güdümlü toprak yapısı içinde, askerî-bürokratik elitlerin devleti korumak amacıyla yukarıdan aşağıya kararnamelerle gerçekleştirdiği hızlı, devrimsel ve kurumsal bir modernleşme sıçraması olarak gerçekleşmiştir.
Yani özeti şu: senin özünde, ailende demokrasi yok. Devletinde de yok. Mücadelesini vermediğin şeye sahip olmak steroid ile kas yapmaya benzer. Bunu anlayın. Kendinizi tanıyın.
Şimdi bana “Ama Gezi, ama 15 Temmuz” dersen, bak güzel kardeşim, şöyle ki:
Gezi Parkı ve 15 Temmuz çok önemli dönüm noktalarıdır. Ancak bu olaylarda taraflar, evrensel hukuk veya demokrasi gibi ortak değerler için değil, kendi yaşam tarzlarını ve güçlerini korumak için mücadele ettiler. Yani yaşananlar ortak bir demokrasi bilincinden ziyade, toplumdaki derin kutuplaşmanın ve “devleti kim yönetecek” kavgasının bir sonucuydu.
Türkiye reformunu da aydınlanmasını da yaşamadı, ithal etti. İthal edilen reform kas değil, steroiddir. Şırınga bitince erir.
Öyleymiş gibi davranmaya devam etmek istiyorsan bu da, en başında dediğim gibi, bir perspektif meselesidir.
Pazarına bereket…