Triyaj

Kaçımız bomboş bir otoparkta aracımızı ilk gördüğümüz yere park ettik?

Hiçbirimiz.

Tam tersi durumda ise ilk müsait yer hep en değerli yer olur.

Bu bir arz paradoksudur. Daha fazla ürün üretmek, fuarda veya orada burada daha çok ürün sergilemek, asla ve asla daha fazla satış demek değildir.

Kategorileşmek, sınırlamak ve sunumda cimrilik hayatidir. Çünkü alımda rasyonellik tüketici için olmazsa olmazdır ve bu ancak öncelikleri belirlemekle yani triyajla mümkün olabilir.

Zıplamadan önce

McDonald’s sevgilini ilk buluşmada götüreceğin bir mekân değildir. 14 Şubat McDonald’s için sadece bir parodi olabilir. Gereksizdir. Kullanılmaz. Cadılar Bayramı, Yeni Yıl, Noel, Ramazan ve diğer birçok etkinlik/aksiyon ise rahatlıkla işlenebilir. Her olaya sıçrayan ve -kullanmayı sevmesem de yeri geldi- doğru konumlanmayan markalar Pazarlama bütçelerini çarçur eder.

Pazarlama maliyetli bir iştir. 3 koyup 10 kazandırmalıdır ki, bir işe yarasın.

Cadılar Bayramı yaklaşıyor, iyi düşün, hemen zıplama.

Gerçek netleşiyor

Yapay Zeka şu anda sadece içerikle ilgiliymiş gibi hissettirebilir. Çünkü evet, odağımız orada ve güzel/kolay içerik onu üretip tüketenlerin tek arzusu. Ancak bu bir durak değil; Internet nasıl bizi birbirimize bağladıysa, AI ile bu connection döngüsü nirvanaya ulaşacak.

Ve bu AI bizden bağımsız ve rasyonel hareket edebildiği için gerçekleşecek.

Biri size duymayı umduğunuzu değil de duymanız gereken şeyi söylediğinde, paha biçilmez bir keşif yapmışsınız demektir.

Gerçek hiç olmadığı kadar belirginleşecek.

İnsanlar yeniden okuyacak

Vanilla Sky (2001)’de beni çok etkilemiş bir alıntı vardı. Usta Timothy Spall (Tipp) partide sarhoş haliyle şöyle yükselir:

“Ve bu geleneği, bu sözlerin geleneğini, daha iyi bir kafeteryada yemek yiyebilmek için satacaklar. Fakat bilmedikleri şey şu (Kitapları agresif bir şekilde işaret ederek):

İnsanlar yeniden okuyacak!“

Bazı güzel, işe yarar ve ortalıkta kalsalar değişime engel teşkil etmeyecek, bilakis, kültürü zenginleştiren gelenekler, üç kuruşa satıldı.

Ancak insanlar yeniden okuyacak: Hiç şüphem yok.

Güzel Pazarlama

Güzel Pazarlama yapmayan şirketler çoğunlukla kalitede de sınıfta kalırlar. Kalite ise sadece ürün değil; sunum, hizmet ve satıştan sonraki iletişim ve garanti koşullarını da kapsamı içine alır.

Kötü Pazarlama özellikle elinde güçlü sermaye olan kapital için tüketiciye karşı yürütülen asimetrik bir savaşa dönüşür. Çünkü bu zümre çoğu insanın, özellikle işçi sınıfının pek de zeki olmadığını varsayar. Ancak bu vaka olsa bile, onları kandırmanız gerektiği anlamına gelmez.

Cahil ile zeki, zayıf ile güçlü gibidir. Ve gerçek güç, zayıfı ezmek değil, korumaktır.

Güzel Pazarlama sadece satmaz, talip olanı korur.

Güzel Pazarlama güzel işler yapar.

İnsan tanımak

Pazarlama insan işidir, işi insandır.

İnsan tanımak ise zor zanaattir. Bu nedenle dostluğun ve vefanın arabeski bol yapılır. Karakter genellemeleri keza çok yaygındır. Ve hatta insan belki hayatı boyunca kendini bile tanıyamaz.

“Neden korkuyorsun?” ve “Ne arzuluyorsun?” İki çok önemli sorudur.

İnsanların sizin istediğiniz kişiler olması, sizin ise olduğunuz gibi kabul görmeniz pek mümkün değildir. Zira tedirginliklerimiz ve beklentilerimiz bambaşka akslara oturmuştur.

Genellemeye her ne kadar karşı olsam da bir istisna fikirimi çok değiştirir: Yalan veya söz verip tutmamak. Zerre varsa arkanıza bakmadan kaçın.

Ve tedirgin olmayın: İnsan bulunur, onu tanımaya zaman bulunmaz.

Bir soru

Doğru cevaplandığında harika çözümler üretebilecek kompleks bir soru:

En çok ne ölçüyoruz, neleri elde etmek için hiç düşünmeden harcıyoruz ve kimi/neyi en sık tartışıyoruz?

Uzun yollar

Türkiye gibi ülkeler çoğu şeyi uçlarda deneyimler. İdam bir anda gerekli olur, hiç olmadık ve belki en dümdüz yerden inanılmaz komplekslikte acılar ortaya çıkar, ifade birinin dilinde çok serbest ve diğerinde bir anda teröre dönüşür.

Bunlar Türkiye zoru seçtiği için değil, hep en kısa yoldan köşeyi dönmeye çalıştığı için başına gelir.

Eğer kestirme yollar olsaydı, senden ve benden zeki insanlar onları çoktan bulurdu. Ama yok. Üzgünüm. Belki de kültürel gelişimimizin bir sonraki döngüsü, konfordan uzaklaşma cesaretini bulduğumuz mecralarda başlayacaktır.

Roma Osmanlıdır ve Osmanlı Amerika

Roma 400 bin km’den daha fazla yol inşa etti. Bunun belki 90 bine yakını işlenmiş yani taş döşenmiş profesyonel (Günümüzün otobanları gibi) yollardı. Bu mühendislik ve mimari beceri şehirlere de yansıdı. Colosseum, Pantheon ve uzun mesafeler boyunca su taşıyabilen su kemerleri gibi büyük yapılar inşa ettiler. Mesela Pantheon bugün hâlâ dünyanın en büyük desteklenmemiş beton kubbesidir. Roma “Suçlu olduğu ispat edilene kadar masum sayılmak” gibi hukuk kavramlarının mucidi ve birçok hukuk sisteminin temelini oluşturan hukuk ilkelerinin öncüsü olmuştur.

Ve Roma’dan önce Persler, Antik Yunanlılar ve Mikenler, Hititler, Asurlar, Babilliler, Sümerler ve Antik Mısırlılar…

Ve Roma’dan sonra Bizanslılar, Abbasiler, Karolenjler, Osmanlılar ve Amerikalılar…

Hepsinin adım adım yaptığı tüm katkılar, bugün geldiğimiz noktada insanlığın ortak birikimidir.

“Ortak birikim” kavramı mirasyediler ve “Biz yaptık”çıların değil, sadece mirasına sahip çıkan cesur ve cömertlerin periferisindedir. Bu bir bayrak yarışıdır, dün teker yuvarlayan ile bugün uzayda yürüyen iki insan arasında vuku bulur.

Duygusal bağ

Geleneksel pazarlamacılar için marka ve gerçekler arasında duygu hüküm sürer. Bakın ben naif biri değilim; her durumda, neredeyse her marka (İster Prada, ister LCW olsun) sundukları fayda ile kıyaslandıklarında fahiş fiyatlıdırlar. İstisnasız böyledir. Önemli olan etiket, algı, imaj ve sizin iç huzurunuzdur.

Nihayetinde konuştuğumuz bir Rolex saat veya Heinz ketçap olabilir; iki durumda da ürün ile kullanıcı arasında gerçek ve zamansız bir duygusal bağ vardır.

Peki bu bağ nasıl kurulur?

Hamlet’i alıntılamam gerekirse; Perde 5, Sahne 2, Replik 230:

“Bir sapıtma sadece, başka bir şey değil. Bir kadını ürkütecek cinsten bir kuruntu, bir önsezi.”