Taraf

Hangi tarafta olursan ol her zaman destekçi bulursun.

“Dünya savaşlarını başlatalım mı?”

“Bu adamı asalım mı, asmayalım mı?”

“Ay’a gidelim mi gitmeyelim mi?

“Yeni anayasaya evet diyelim mi, demeyelim mi?”

Kabile kimliklerimiz; Müslüman veya Hristiyan, Fenerbahçeli veya Galatasaraylı, soğanlı veya soğansız menemenciye kadar karmaşık bir dünyaya duygusal tepkiler verir.

Ancak kimlikler bencil ve dikkatle ele alınmamış seçimler sarmalına girdiğinde artık mesele seçim değil doğru ve yanlıştır.

Yarın yine taraf olacağın kesin. umalım ki, doğru taraftasındır.

Ekstra

Sık uçan bir yolcu olarak bonus miller topluyorum. Bugüne kadar ise hiç “Geçerliliğini yitirecek milleriniz…” uyarısı almadan kullanım yapmadım.

Çünkü bazı ürünler; bonuslar, ekstra indirimler, stok fazlaları vd. tehdit ile dikkat çekmeye ihtiyaç duyar. Bu bir pazarlama sahtekarlığı, tuzağı falan değildir. Sadece ekstra olana karşı tutumumuz böyledir; ekstra ise bekleyebilir, sonra harcanabilir veya gözardı edilebilir.

Şimdi, lütfen dikkat et:

Aynı şekilde bazı kişisel özelliklerin, insanlara yaklaşımın veya işinde takındığın tutum fazlalar, ekstralar içeriyor olabilir. İnsanlar bu ekstraları sanki hep varsayılanmış gibi görmezden gelebilir.

Her ekstran için bir son kullanma tarihin olsun. Çünkü ekstra şımartır.

Parayla olmaz

“Parayı veren düdüğü çalar” mı? Her zaman değil.

Bu çok içselleştirdiğimiz atasözü bir kültürel koddur ve çoğu durumda yanlış okunur. Mesela uluslararası sularda yüzdüreceğiniz bir askeri “Süper Uçak Gemisi” inşa etmek 8-12 milyar $’a* mal olur. Ama yapamazsınız çünkü bu ürün paradan çok know-how’un konusudur.

Bu “Bir şeyleri yapabilme bilgisi veya kabiliyeti” ise ancak zamanla kazanılır. Bu nedenle Türklerden daha iyi baklava veya İtalyanlardan daha iyi pizza yapabilmeniz için para yetmez; 1000 yıl geriden başlamanız gerekir.

Kültürünüzü nasıl beslediğiniz, bu konularda ne kadar talim yaptığınız ve bu bilgiyi nasıl kurumsallaştırdığınız anahtar meselelerdir. Ve evet, parayla saadet olmaz.

*Türkiye’nin ihracatının sadece %5’i.

Bir hikaye

Dün alışveriş merkezinde telefonumu şarj edecek bir yer araken CPR isimli bir mağazaya denk geldim. Telefon tamircisi. Yabancı yatırım.

Hep takarım böyle girişimlere. ABD’den İstanbul’a telefon tamiri ile şubeleşmek bizim aynı sektördeki pasifliğimizin göstergesidir. Burada millilik/yerlilik falan kasmıyorum ama bariz ve yalın böyle bir ticaret, emek yoğun ekonomimizden gelişmiş bir ülkenin sermayesine kaymamalı.

Her neyse…

Dükkana girdim.

Ben: Merhaba, telefonumu şarj edebileceğim bir yer var mıdır etrafta?

Satışçı: Biz halledelim abi. Sen geç şöyle otur, kablo getireyim…

Telefonumu şarj ederken malum bu markanın kime ait olduğunu, tam olarak ne iş yaptıklarını sordum. Hepsine net cevaplar verdiler.

Üzerinize afiyet brikaç gündür öksürüyorum. Nasıl olduysa şiddeti ve aralığı orada otururken arttı. Durumu biliyorsunuz, insan çekiniyor…

“Yahu kusura bakmayın, Covid değilim… Yakın zaman testim var(…)” cümlemi bitirmeden “Yok abi sıkıntı yok rahatına bak…” denerek su ikram edildi.

Dedim ki, “Sizi güzel eğitmişler”, başını salladı, onay geldi. Telefon şarj olurken borçlu hissettiğim için değil, yaklaşımdan keyif aldığım için bir şeyler satın almak istedim.

Etrafa ne kadar baktıysam da kendime uygun bir şey bulamadım. Zorladım, hediye bakındım ama o da içime sinmedi.

O sırada telefonum şarj oldu. Notlarıma göz gezdirirken alışveriş listemde “Powerbank al” notuna denk geldim. Fi tarihte yazılmış ve unutulmuş bu ihtiyaç, nokta atışı bir denk geliş.

Denk gelme üzerine birçok metafor vardır. Ama hiçbiri Lincoln’ün “Ben hazır olacağım ve şansım birgün gelecek!” mottosu kadar lakonik değildir.

Pazarlama hazır olmalıdır. Pazarlama problem çözmeye hazır olmalıdır.

Daha sonra bu markayı ve web sitelerini inceledim. Şöyle bir sloganları var:

“Biz her şeyden önce problem çözücüyüz.”

Öyleymişsiniz gerçekten. Tebrikler.

Tüketen ısrar

Bugün de neredeyse her gün olduğu gibi satış araması aldım. Önerdikleri ürün ilgimi çekiyordu ama o an için bu kararı verecek durumda değildim.

Ben: Yurt dışındayım. Bu numaradan size ulaşabileceksem ismimi not edin lütfen, ben sizi arayacağım.

Satışçı: Efendim ne zaman dönüyorsunuz? Haftaya Pazartesi arasam uygun olur mu?

Ben:!!!+&#=@/+%?

Satış ekibine ısrarı öğrettiğinin farkındayım ama şöyle düşün: Bana ulaştın, girişi yaptın ve derdini anlatabildin. Takiben: “Eğer ilgileniyorsanız beni bu numaradan istediğiniz zaman arayabilirsiniz, vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.”

Daha güzel bir alternatif değil mi? Niye ısrar?

Ara verme

Bazı yazılarım çok hoşuma gidiyor, bazısı ise sadece günü kurtarıyor. Belki çabalıyor ama yeteri kadar değil. Dikkatini çekmiştir ve eminim bu tespite katılıyorsundur.

Peki sebebi daha az zaman harcamış olmam, düşünmem, okumam veya daha yetersiz iletişimler kurmuş olmam mıdır?

Ekseriyetle: Hayır.

100’den fazla gökdeleni arasında bilinir 4-5 tanesine ev sahipliği yapan New York gibi her ürettiğin kapak olamaz. Ancak ne kadar çok üretirsen senin sıranı başına taşıyacak sonuçlara ulaşma ihtimalin o kadar çok artar.

Mükemmel olamadığın gün değil, üretmeye ara verdiğin gün kaybedersin. Dikmeye devam…

Telaş kültürü

İstanbul trafiğinde haklı olana yol verme isteğin arkandaki sürücü tarafından baskılanır. Baskıya maruz kalma çekincesi hata yapmana neden olur. Baskı bunu yapar.

İtilmek, sıkıştırılmak, aceleye getirilmek… Kimsenin hoşuna gitmez. Israrcı maillerin, “Acil!” sloganların ve “Almazsan yanın!” havaların aynı baskı tezgahının ürünüdür.

Biz ise yol vermek, durmak ve önceliği gaspetmemek isteriz. Bu telaş kültürünün ne sana ne de pazarlamana bir faydası var.

Peşimizi bırak.

İmkansız pazarlama

Nadal kazanır, Nike kazanır. “Just do it”i* satmak kolaylaşır. Kitlesel pazarlamanın bir parçası budur.

“Misyonumuz, dünyanın sürdürülebilir enerjiye geçişini hızlanıdırmaktır”** sloganını satmak ise çok zordur. Elinizde sponsorluğa bağladığınız LeBron’lar*** yoksa imkansızdır.

Nike belki ama Tesla olamazsın. Çünkü Nike’ı taklit edebilirsin. Çünkü nihai hedef kazanmaksa oyun bir noktada tekrar edecektir.

Hepimizin kazandığı bir oyun ise sona erer. Tesla bunu vaat eder. Ve bu öykünemez.

*Sadece yap (Nike sloganı)

**Tesla bu bakıma imkansızı başarmıştır.

***Nike üst düzey sporcu portföyü bakımından en zengin markadır.

Bilginin esası

Kayak yapmayı kitaptan öğrenemezsin. Denemen; düşmen, kalkman ve tekrar gerekir.

Dünya’nın Güneş’in etrafında dündüğünü ise kitaptan öğrenirsin… Ve bu bilgi eğer gözleme dayalı değilse ancak bir “Dünya düzdür!” komplocusu ile denk gelene kadar güvende kalabilir.

Birkaç madik ve Güneş tekrar Dünya’nın etrafında dönmeye başlar, bilgin sarsılır.

Çünkü tıpkı kayak yapmayı veya bisiklet sürmeyi öğrettiği gibi bilginin esası: Deneyimdir.

Gözlem, talim ve talip olmakla gelir. Paha biçilmezdir.

Kontrol meselesi

Kontrol zahmetli, pahalı bir kavramdır. Ve maalesef birçok yönetici bunun etrafında hadsiz zaman tüketir.

Teolojinin en tutucu şekliyle bize tarif ettiği Tanrı bile tam bir kontrole talip değildir.

Bu nedenle özgür irade ve seçim harika konseptlerdir.

Seçme özgürlüğü ise seçimin sorumluluğunu beraberinde getirir.