Kopyanın kaderi

“İnsanlar bunu beğenir mi?” ürkek duraksamasıdır.

Çünkü eğer uygulaman, fikrin veya yaptığın iş yeniyse bu sorunun cevabını bilemezsin.

Öğrenmek istiyorsan: Çekinme ve yayımla.

Eğer işin uyarlama veya kopyaysa sorun yanlış.

Asıl soru “Yakalanır mıyım?” dır.

Büyük ihtimalle*.

*Sahte para olabilir ama “Sahte Doktor” olmaz. Garip bir dünyada yaşıyoruz.

Kendini bil

Bu sabah bir “Maksimalist mi, minimalist mi?” tartışmasına tanık oldum.

“Çok çoktur” diyen maksimalistlere karşı “Az çoktur” diyen minimalistler…

Maksimizasyonun bir tanımı şu olabilir: Yüksek strese karşı kısa vadeli performans. Tıpkı F1 araç lastikleri gibi. Kapitalizm bunu sever: Tükenirse de kimin umrunda! Üretim varsa parça değişir.

Minimalist ise ‘esas’ olan dışında geri kalana düşmandır. Minimalist bir yazar zarflardan kaçınır: Bağlam anlamı dikte etmelidir, artık sen ne anlarsan. Ancak az her zaman çok değildir. Çünkü esas görecelidir.

Alternatif optimizasyondadır.

Latin öğretiye göre optimum: En iyiyi en az kötülük pahasına başardığın “Mümkün dünyaların en iyisi”dir. Bu ise ancak yakından tanımakla mümkün olur. İyi tanımadığınız hiçbir işi optimize edemezsiniz.

Maksimal ve minimalin aksine optimum, kalıp veya hazır bir tercih değildir.

Kendini bilir.

Nosce te ipsum.

Görüntü

CTE* nörodejeneratif bir hastalıktır. Hafıza kaybı, tehlikeli davranış bozuklukları ve intihara neden olabilir. Bir çalışma ABD’de yetişkinlerin %6’sının bu hastalıktan muzdarip olduğunu ortaya koymuştur.

CTE’nin tanısı veya tedavisi yoktur.

CTE ancak otopsimiz yapılırsa maruz kaldığımızı öğrenebileceğimiz bir hastalıktır.

CTE hayatımızda göründüğü gibi olmayan birçok şey için harika bir temsildir.

Ve evet, hayatta birçok şey göründüğü, zannedildiği veya tahmin edildiği gibi değildir.

Kafanın içindekiler gerçek, buna hiç şüphe yok. Ama bu, geri kalanımızın neyle mücadele ettiğini bildiğin anlamına gelmiyor.

Zannettiğinden daha azını görüyor ve ondan çok daha azını biliyorsun.

Ara ver. Düşün.

*Chronic traumatic encephalopathy.

Birkaç soru

Yarın bir şeyleri pazarlamak için sahneye çıkacaksan cevaplaman gereken birkaç soru:

Neyden korkuyorsun?

Sence kıt kaynak nedir?

İnsanlar seni nasıl tarif ediyor?

Kimleri bir araya getiriyorsun?

Kimi değiştirmeye çalışıyorsun?

Ürününe bak: Cevaplayamadıkların üstüne düşünmen gerekenlerdir.

Kim takdir ediyor?

Ürünün, ortaya koyduğun çalışma kimin ilgisini çekiyor?

Seni kim takdir ediyor?

Kimin için miras biriktiyorsun?

Biriktiriyor musun?

Öyleyse hayal kırıklığına uğrayacaksın.

Ve şundan emin olabilirsin: “Daha iyisi olabilir!” diyen hiçbir girişimci miras ve para için işe girişmedi.

Jobs, Gates ve benzerleri; sorun çözme, optimizasyon ve yeni bir bakış açısı kazandırmak için ürettiler. “O yaptı!” dedirtmek için değil.

Kimsenin umrunda değil.

"Efsane Günler"

Black Friday ve benzeri uygulamalar bir tuzaktır.

Ancak bu daha çok gereksiz ürünü, herkesten daha çok ve daha önce kapma yarışında tuzak kuran da düşen de aynı tarafta.

Artık daha çok; adalet, kanaat ve aklıselimin önünde duruyor. Sınırsız üretim neredeyse herkes için daha çoku mümkün hale getirdi. Daha çok, daha çokun önüne geçti. Ve daha çok asıl meselemiz oldu.

Geçmiş olsun.

Ne sattığını bil

“Otururken emniyet kemerini bağlı tutunuz.” bir hatırlatmadır. Kural ihlali uyarısı değildir. Aklı başında herkes bu hatırlatma olmasa da kemerini bağlamalıdır.

“Uçağımız daha park yerine yanaşmamıştır, lütfen yerinizden kalkmayınız!” anonsu ise bir uyarıdır.

Hatırlatma işe yaramaz çünkü çoğu insan zor yollardan tecrübe kazanır. Sert bir türbülansta kafasını tavana çakan hiçbir yolcu bu hatırlatmayı görmezden gelmez.

Uyarı işe yaramaz çünkü uçmak için değil, bir yerlere varmak için para öderiz. Bir yerlere varmak işi ise çoğu insan için kaygı, endişe, anksiyete demektir. Uçağa binerken ve inerken acele eden çoğu insan kaygı bozukluğu deneyimler.

Ne sattığını bil ki, hatırlatma ve uyarıların bir işe yarasın.

Israr sıkıcıdır

Fuarda bekleme salonundayız. Önümüzden her 15 dakikada bir elinde termosu ile çay satan güler yüzlü bir genç geçiyor. Her geçişinde “Yok teşekkürler, biz almayalım…” diye karşılık veriyoruz.

İçeriği ve sorma stilini çeşitlendirerek sanki bir önceki hiç yaşanmamış gibi tekrarlıyor: “Çay alır mısınız?”

Bu turda “Evet, alırız…” deyip bu tutarlılığa prim veriyoruz.

Israra değil. Çünkü ısrar sıkıcıdır.

Sebat ise aynı hedefe farklı yollarla ulaşma sanatıdır.

İfadede, yaklaşımda, öneride ve sözde tutarlılık: Pazarlama için hayatidir.

İnanmak isteriz

Haber başlığı şu: “Cinci hoca geri döndü!”

Geri döndü çünkü sattığı öykü çok güçlü. Var olmayan bir şeye inandırmak sıra dışı bir pazarlama konseptidir. Bunu başardıktan sonra istediğinizi, istediğiniz fiyattan satabilirsiniz.

Bir çocuğun diş perisinden, Hogwarts’ın büyülü koridorlarına kadar hızla yayılan ve kalıcı olan her öykü umutsuzca gerçek olmasını dilediğimiz vaatlerden oluşur.

İnanmak isteriz.

Kandırmak ister misin?

Yerinde sayamama

Bugün Bağdat’tayım.

Babil’in Asma Bahçeleri’nden modern dünyanın viranlığına uzanan 2500 yıllık bir yıkımın öyküsü.

Duraksız bir geri sayım.

Yerinde saymanın bile yeri geldiğinde ne kadar zor olduğunu gösteren bir gerileme.

Ne trajedi ama…