Herkes

Herkes hata yapar, kısa vadeli düşünür, üşenir, öfkelenir, erteler, yargılar, kötü kararlar verir ve basiretsiz davranır.

Herkes.

Herkesin içinde ise mentorun, hocan, o çok sevdiğin liderin, patronun, canın baban, Süpermen ve sen* de varsın.

Eğer bu ‘herkes’ konusunda uzlaşıyorsak geriye sadece zararın ölçeği kalır.

*Kendin dahil kimseyi koşulsuz savunma.

Neden başaramıyoruz?

“Neden başaramıyoruz?” Birey, şirket veya toplum…

Nasıl okuyacağının önemi yok. Düşünmeni hızlandıracak üç ana sebep:

1- Sosyal konsensüsü sağlayamıyoruz.

Detaylarda boğulmadan; adaletin, özgürlüğün ve sorumluluğun ne anlama geldiği konusunda uzlaşmamız gerekiyor. Bunu sadece %51’in onayladığı bir anayasa ile gerçekleştiremeyiz.

2- Ortak bir ideal etrafında toplanamıyoruz.

Makro ölçüde bir ideal tanımlamasına ihtiyacımız var: ABD’nin defakto sloganı “E Pluribus Unum”u* gibi. Parti, dernek veya takım tezahüratlarından arındırılmış ortak bir girişim.

3- Kendimizi tanımlayamıyoruz.**

Biz kimiz? “Made in Türkiye” ne anlama geliyor? Dünya’nın neden bize ihtiyacı var? Dünya neden Türkçe okusun, konuşsun veya yazsın?

*”Çoktan tek”, “Çokluktan, birliğe” vd.

**Kendini, şirketini veya ürününü ancak 1 ve 2. aşamayı tamamladıktan sonra tanımlayabilirsin.

Gönder gelsin

Fiyat pazarlamanın konusu değildir. İlgisizdir.

Pazarlama söz verir ve bu sözü tutmaya olanak sağlayacak kadar ücret alır.

Düşük fiyatın, indirimin ve kampanyanın cazibesi hızlı unutulur.

Söz verip tutmamak ise kuyruk sancısı bırakır.

Unutulmaz.

Eğer ürünün seni tatmin ediyor ve verdiğin sözü karşılıyorsa bizi etiketle korkutamazsın.

Sözünü tuttuysan; gönder gelsin.

Gerçek soğuk

Bazen olgular ihtiyaç duyulan hızda yayılmaz. Çünkü gerçek, bir termometrenin göstergesi kadar net olsa bile; bizim o sıcak su dolu sürahiyi kara dönüştürecek girişimde bulunmamız gerekir.

Neden? Çünkü bu fikir havanın -25 derece olduğu gerçeğini dikkat çekici şekilde ortaya çıkartır.

Ve diğer her şey gibi gerçeğin de dikkate ihtiyacı vardır.

Pazarlama budur.

Seni kim tanıyor?

Bahse girmeyi, iddiayı ve olasılıklara oynamayı severiz. Ancak çoğunlukla bildiğimizle, tanıdığımızla eyleme geçeriz.

“Seni kim tanıyor? Ve bu ne anlama geliyor?”*

Bu soruları sormadıysan, pazarlama senin için örtüsünü bile kaldırmamış demektir.

*Mesela Noel Baba’nın sesini, yüzünü, renklerini, kıyafetini, niyetini tanıyoruz. Bu yüzden güveniyoruz, satın alıyoruz.

Yer aç

Acil olan her zaman önemli değildir.

Hep acil olana odaklanmak bazen önemli olanı gözden kaçırır. Çünkü acil; hoşgörüsüz, sabırsız ve ısrarcıdır.

Önemli olanı aylardır göz ardı edip hep acile odaklananlar büyük bir ekonomik drama sebep oldular.

Önemli olana yer açmak için bazı acilleri rafa kaldırın.

Geçmiş

Geçmiş tanı koymak ve iyileştirmek için rafta duran bir veriden fazlası değildir. Çünkü zaman geriye doğru akmaz. Geçmişse bitmiştir. Ve tarih tekerrürden ibaret değildir.

Telgrafın telefona, telefonun internete evrilmesi ‘tekrarı’ anımsatsa da gelecek kökten değişmiştir. Geçmişte takılmak, orada yaşamak biraz aşık olmaya benzer. Bu bir sonraki adımın mümkün olduğuna inanmama durumu başarısızlığın menşeidir.

Geçmiş senin için ara sıra tozunu aldığın bir kitaptan fazlasıysa; geleceğine hükmetmeyi de rafa kaldırabilirsin.

Akıldışı

2003’ün kült olmaya aday “Karayip Korsanları: Siyah İnci’nin Laneti” filminde iki kahramanımız ahşap bir sandalı omuzlarında ters taşıyarak su içinde kamufle olmuşlardı.

Bunun fiziksel olarak mümkün olup olmadığı İnternet’te uzun bir süre konuşuldu. Hatta MythBusters (Efsane Avcıları) konuyu test etti. Sandalı su içinde tutmak için en az 900 kg bir kuvvete ihtiyaç vardı ve bu imkansızdı.

Peki satın aldığımız bu öyküde neler imkanlıydı:

Bir korsanın bir bölüğü alt etmesi, insanların yeniden dirilmesi, lanetli ruhlar, sihirli pusulalar, hayalet gemiler, balık adamlar, ahşap denizaltılar, zehirli hazineler mi?

Mümkün olanı tartışmak elimizde ölçmek için veri varsa anlamlıdır. Öyküler ise verisiz gelir ve ekseriyetle “Gerçek öykü” diye bir şey yoktur. Bu yüzden çok güçlü araçlardır.

Öykü sorgulatmaz. Denetlemez.

Satın almadan önce iyi düşün. Akıldışının sınırları yoktur.

Kaçınılmaz bozulma

Serbest piyasanın güçlendirdiği şirketler piyasanın serbest kalmasını istemez. Monopoller, taahhütlü sözleşmeler, patentler ve benzeri araçlar bu amaca hizmet eder.

Her sistem ise zamanla bir entropiye (kaosa) evrilir. Bu minimum enerji, maksimum düzensizlik halini; tavizler, istisnalar ve yalanlar besler. Alternatif yeni sistemler kurma gayretindedir.

Yakıtı fedakarlıktır. Az rastlanır.

Hayır

Başka seçeneğin olmadığını düşünerek “Evet!” diyorsan bu bilinçli bir onay değil ödünlü bir teslim oluştur.

‘Evet’ bazen yenildim, kuşatıldım, tuzağa düştüm veya çaresizim anlamına gelebilir. Genellikle bu çıkarımların hiçbiri doğru değildir.

“Hayır!” demeyi talim edenlerin önünde sayısız olasılık vardır. Çünkü gürültüye, tacize, baskıya ‘hayır’ demek önemli fırsatlara ‘evet’ demek için olanak yaratır.

‘Hayır’, bazı durumlarda çok güçlü bir ‘evet’ olabilir.