Kuyruk meselesi

Fast food’un sektöre en büyük katkısı adı üstünde hızdır ve hız sadece siparişin hazırlanması ve teslimi ile ilgili değildir: Her anlamda maksimum verimlilik hedeflenir.

McDonalds hızlı karar verebilmeniz için elinden gelen her şeyi yapar ve yapmıştır. O kadar ki, McDonalds’ta neyi ne kadar yiyeceğinize McDonalds’a gitmeden karar verirsiniz.

Bazınız için maksimum verimlilik minimum keyif olarak okunabilir ancak; bu sektör keyif vermek için değil, hızlı doyurmak için icat edilmiştir.

Sadece karar verdiremediği için müşteri kaybeden birçok pazarlamacı ise Fast food yaklaşımını pratik edebilir.

Not al:

Müşteri için asıl kuyruk kafasında başlar.

Müşterinin sentetik sırası: Kararsızlığıdır.

Ölçek

Robert Zemeckis’in inançla bilimin geveze bir tartışmasına dönüştürdüğü filmi Contact (1997)’ı ilk defa izledim. Carl Sagan’ın 1985’te ortaya koyduğu bu konsepte yabancı değildik, yeni de değildi ama düşündürdü.

Eğer Dünyamızın ömrünü 24 saate sıkıştırsaydık, ancak 22 saat geçtikten sonra suda ilk canlılar belirecekti. 23:40’ta dinazorlar yok olacak, 23:58’de de ilk insan yürüyecekti. Yaklaşık olarak 23:59:59’u 999 milisaniye geçe Neil Armstrong Ay’a ayak basacaktı.

Bu ölçeğe göre Dünya’dan anlam itibariyle beklentilerimiz, 120 dakikalık bir Hollywood filminde 1 saniyelik rol için “En İyi Oyuncu Oscar”ını talep etmeye benzer.

Edebilirsin…

Kazanır mısın?

Düşündürür.

“Evren çok büyük bir yer. Eğer sadece biz varsak, bu büyük bir alan israfı olurdu.”

  • Carl Sagan

Ani ve yeni

Bitişler en az başlangıçlar kadar önemlidir. Ve insanlar birini diğerinden ayırmadan eşit ölçüde hatırlar. Çünkü ikisi de aynı kriterler üzerinde hayat bulur: Ani ve yeni.

Eğer bir şeyleri aniden bitirmek veya başlatmak zor geliyorsa; yeni, eksik ve yetersizdir.

Ya da ‘yeni’ eskiye kapı kapatacak kadar anlaşılmamıştır.

Sigarayı şimdi bırakamıyor veya sevmediğin o işinden yarın ayrılamıyorsan:

“Yeni”yi hala keşfedememişsin demektir.

Yarın bitir veya başlat: Ani ve yeni olsun.

Zamanı taşımak

Peter Henlein taşınabilir bir zaman göstergesi icat etti.

Boyuna asılan bu ilk seyyar saatler (Pomander), kısa zamanda sadece zamanın değil, Yeni Çağ’da soyluluğun da bir göstergesi haline dönüşecekti.

Peter’dan 500 yıl sonra saatler EKG çekmeye başladı. Peter’ın tanışınabilir saat fikri tabi ki, bugünü öngörmemişti.

Ancak güzel fikirler böyledir: Durmadan gelişen, kendi kendini tazeleyen birer organizmaya dönüşür. Sizin olmaktan çıkar, herkese ait olur. O kadar ki, başlangıç noktası unutulur. Sanki hep buradaymış gibi hissettirir.

Peter zamanı taşınabilir yapmak istedi: Zaman beraberinde birçok şeyi taşıdı.

Monoton

Kaos bize birçok duyguyu aynı anda yaşatır. Çünkü beklentileriniz, etkiler ve koşullar anlık değişir. Kuralların hakim olduğu tek düzelik, kaos içinden çıkan biri için can sıkıcıdır. Bu yüzden, özellikle Türkiye’den kıta Avrupa’sını deneyimleyenlerin ilk gözlemi: Avrupa’nın sıkıcılığı ile ilgilidir.

Monoton çoğunlukla varyasyon eksikliği olarak çevrilir ancak kullanılmak istenen sıfat ‘eksik’ değil, ‘yeterlidir’. Ve bu bir model tartışmasıdır: Herkesin sözünü tuttuğu, yeşilde geçip kırmızıda durduğu bir modelde varyasyon noksan değil, yeterlidir.

Dolayısıyla bu tekdüzelik manasızlık değil, optimizasyon üretir.

Bu durumda sormamız gereken kritik soru şudur:

Optimizasyon/düzen neden Türkiye için yeteri kadar anlam üretememektedir?

Aklın yolu

Kör olmanın ne demek olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Burundi’li bir insanın aylık 2$ ile nasıl geçindiğini anlama şansım yok. Aynı şekilde bir sanat eserine 1 milyon$ ödemenin ne demek olduğunu bilmiyorum.

Aklın yolu bir değildir.

Öyle olduğunu iddia eden atamız muhtemelen empati ile gerçekleri birbirine karıştırmıştır.

Ve çoğu pazarlamacı bunu yapar: Öyleymiş, anlıyormuş gibi davranır.

Ancak duygudaşlık başka, akıldaşlık başkadır.

Aklın yolu çoktur.

Genellemeye gelmez.

"Ey..!"

Biliyorsun politika yazmıyorum. Apolitik olduğum için değil. Bu mümkün değildir.

Politika içinde pazarlama güçlü bir araçtır ve doğru kullanılmalıdır.

Bugün CHP’nin “Ey Dünya…” hitabı ile başlayan yeni afişlerini gördüm. Partinin yıllardır güçlü bir pazarlama problemi olduğunu düşünüyorum. Bu parti Dünya’da gündemin SpaceX’in dikey roket indirmesiyle meşgul olduğu dönemde kitlesine: “Ekmek için Ekmeleddin!” ile seslenmişti, akıl alır gibi değildi.

Bu son sloganda da ciddi problemler var. Evet, devamında dile getirildiği gibi: Türkiye ucuz emek bölgesi, mülteci kampı ve Dünya’nın çöplüğüne dönüşmüş durumda. Ancak bu sorunların muhattabı Dünya değil.

Bu durum akciğer kanseri olmuş bir sigara tiryakisinin Philip Morris’i suçlamasına benziyor. Yetersizliklerimiz ve başarısızlıklarımız nedeniyle başkalarını suçladığımız ve sorumlu tuttuğumuz bu “Ey..!“li retorik tam da bu partinin muhalif olduğu tarafta hakim.

Beklentisi; çözüm, hareket planı ve “Yarın ne olacak?” sorusuna güçlü yanıtlar olan bir kitle için tekrarların anlam üretmesi pek mümkün gözükmüyor.

Dünya’ya değil, kendimize savaş açmanın zamanı geldi ve geçiyor.

Korku kullanışsızdır

Son ne zaman aldığın teklif tam da ihtiyacın olanı karşıladı?

Nadirdir.

Gün boyu teklifler alırız. “Anketimize katılmak ister misin?” sorusu tıpkı “Web Sitesi” çerezlerinin peşinde koşanlar gibi bir teklifin konusudur. İndirimler, terminler ve tüm itirazlarına rağmen “Bir adet daha almaz mısın?” diyenler…

Teklifler ikiye ayrılır: Uzlaşma ümit edenler ile uzlaşma dayatanlar.

Pazarlamanın önerileri ekseriyetle ikinci gruba girer. Çünkü çoğu pazarlamacı korkuyu kullanarak satar: Fırsatı kaçırma, geride kalma, kaybetme, eskime, dışlanma, utanma, yenilme ve diğerleri…

Korku ise uzun vadede kullanışsız bir araçtır.

Korkuyu en iyi kullananlar, hep en kötü yenilenler olmuştur (Hitler gibi).

Alternatif “Ümit” kavramı ile iş yapmaktadır (Apple, SpaceX, Tesla bunu yapar, Obama bunu yaptı).

“Senin için daha iyisi olduğunu düşündüğümüz bir teklifimiz var?”

Güzel bir başlangıç noktasıdır.

Aptallık meselesi

Aptal, zeka yoksunu kişi demektir ve bu sıfat noksanı vurgulamak için değil, genellikle küçümseme niyetiyle söylenir.

Birinin zekasının mı yoksa tecrübesinin mi gelişmemiş olduğunu anlamak ise çoğu durumda zordur.

Eğer mesele zeka geriliğiyse bu genetik bir yoksunluktur ve nasıl engelli birini yürüyemediği için aşağılamıyorsak aynı tutum ahmak kişi için de geçerli olmalıdır.

Eğer mevzu tecrübe eksikliğiyse hepimizin bir noktada aptal olduğunu ima etmiş olman seni zeka sahibi yapmaz.

Önyargı, bilginin az olduğu durumlarda güçlüdür.

Bilgisiz yargıçlık genetik değil, tercihen aptallıktır.

Dikkat et.

"Hatalıydım, kusura bakma"

“Hatalıydım, kusura bakma”yı sık duymuyorsak, hatalara karşı toleransımızda problem var demektir.

Evet, itiraf cesaret gerektirir ve çoğu kişide yoktur (Özellikle güç ve iktidar sahiplerinde). Ancak karşılığında adil ve hoşgörülü bir karşılık; alışılmış, olağan bir gelenek haline gelmelidir.

İtiraf sadece özür bekleyenin cesareti ile değil, kabul edenin cömertliği ile anlam bulabilir.

Geçenlerde karşıma bir istatistik çıktı: Avrupa’da cehennemin varlığına inançta %90 ile açık ara liderlik ediyorduk.

Tabi ki, bu veri birçok şekilde okunabilir ama cezalandırarak terbiyeye, ödül ile islahtan daha çok değer verdiğimiz vaka.

Hayırlı haftalar.