Kim kiminle?

Abraham Lincoln’ün en sevdiğim sözlerinden biri şudur:

“Efendim, benim endişem Tanrı’nın bizim tarafımızda olup olmadığı değil; en büyük endişem, Tanrı’nın tarafında olabilmektir, çünkü Tanrı her zaman haklıdır.”

Bu tutucu bir söylem değildir. Lincoln’ün muhafazakar bir figür olmadığı bilinir. Bu etik bir söylemdir. Tevazuyu her şeyin önüne alan, doğru olanın önemini kavramış bir liderin duruşudur.

“Allah bizimle!” deme cüreti mutlaka çok güçlü bir ego ve sağlam bir cehalet gerektirir.

Son aşama

Yaşam mücadelesinden sonra arzular, o da tamalandıktan sonra anlam arayışı başlar. Anlam ise ancak öyküyle şekil alabilir. Bu nedenle öyküsüz her mesele bir bakıma anlamsızdır. Özellikle Pazarlama.

İllüzyon

Yapay Zeka ile yapılmış Marketing işlere baktığımda beni tedirgin eden AI’ın yaratıcılığı değildir: Bizden koca bir potayı harmanlayarak öğrendiği ile ortaya koyduğu kolajın, bizim uzun zamandır ne kadar jenerik işler yaptığımızı gösteriyor olmasıdır. Volvo reklamına bakın Allah aşkına! Neredeyse her araba reklamı aynı kaldıraçları kullanır ve tempo yıllardır hep aynıdır (AI bu kalıbın üzerine hiçbir şey katmamıştır). Bu yüzden Bud Light’ın (Artık o ABD’de bir gazi) Opus No.1 çalışmasına çok dikkat çekmiştim. Pazarlama yaratıcılık yoksa son kertede gerçekten hiçbir şey ifade etmeyebilir. Bu kapsama; öykü inşa etme varsa onu işleme ve gerekliyse güncelleme, en doğru şekilde dikkat çekme ve ivedilikle güven oluşturmak girer.

Bakın, AI’ın yaratıcılığı öldüreceğini veya yaratıcı olan insanlarla olmayanlar arasında haksız bir rekabet yaratacağını düşünmüyorum. Evet, Shutterstock gibi iş modelleri %100 çökecek, yaşama şansı yok. Ancak AI (Bu tespitle beni belki I, Robot’taki tutucu Will Smith’e benzetebilirsiniz) bilinç kazansa dahi ne bir Michelangelo ne de bir Mozart olabilecek. Dolayısıyla onu kullanan da aynı şekilde. Hemen kızma, bu şu demek değil; AI bu sanatçıların ürettiklerinin benzerleri ve belki daha iyilerini üretemeyecek. Üretebilir. Ancak bireyi İnsan yapan doğumdan ölüme kadarki tüm süreç bambaşka bir hikayenin parçasıdır. Biz AI ile aynı tür değiliz. AI’ın olası entelektüel üstünlüğü en uç noktada bizim nükleer denizaltımız ile köpekbalığına karşı kurduğumuz organik üstünlüğe benzeyebilir. Ancak organik orijinallik asla icat edilemez. Belki taklit edilebilir, belki bir Matrix distopyası içinde klonlanabilir: Ama hayır, Shakespeare’i Hamlet’e taşıyan serüven kop-ya-la-na-maz.

Ve yine bu noktada beni korkutan AI değil: Yazının başında dediğim gibi; bizim kötü bir taklidimiz olması ve onu kullanan kopyacıların yaratıcılık illüzyonuna kapılmasıdır.

İşte bu durumda, Dünya yaşanılır bir yer olmaktan çıkacaktır.

Karanlık taraf

Bilimin apokaliptik tarafı üretkendir. Los Alamos’ta bize nükleer gücü verdi. Neredeyse bir asır geçti; hala diken üstündeyiz. Sıfır toplamlı oyunların bu baş aktöründen paçayı kurtarırsak Yapay Zeka çıkışta bizi bekliyor olacaktır. AI bizi en az nükleer bir savaş kadar korkutmalı mı?

Kesinlikle, evet.

3 gerekçe

İçini dolduramadığımız birçok çatı kavram var: Şans, rızık, tesadüf, fırsat ve benzerleri…

Türkiye ve diğer İkinci Dünya ülkelerinde yaşayan yetenekler bu çatı kavramların altına sadece şu 3 somut gerekçe ile sığınabilirler ve hiçbir şey diyemeyiz:

1- Çevre, network veya dilde pelesenk olmuş haliyle coğrafya,

2- Fırsat eşitsizliği,

3- İnanç sistemi.

Gerisi -kusura bakmayın- tatavadır.

Şüphe

“Hiçbiri” seçeneği bize sorunun hileli olabileceğini ima eder. Bu durumda kurguya şüpheyle yaklaşırız. Bu sağlıklı bir şüphedir. Ve bu tarz şüpheler kesinlik içinde yaşamaktan neredeyse her zaman daha kârlıdır. Ancak çoğu insan belirsizliği sevmez, ve hatta kaçınmak için para harcar veya fırsatlardan vazgeçer.

Öte yandan belirsizlik ile debelenmeyi alışkanlık haline getirenler harika içgüdüler geliştirirler.

Garanti, maliyeti çok yüksek hayalet bir konsepttir.

Ona ihtiyaç duyanları hep tüketmiştir.

Kıssadan hisse

Bu Blog’ta olabildiğince politik olmamaya çalışıyorum. Politikaları konuşup eleştirmek ise farklı bir mesele. Sosyolojik olarak kendimizi bundan soyutlamamız mümkün değil. Nitekim zaman zaman politika konuşuyorum. Bugün ikisini de yapmayacağım lakin tartışmak istediğim konu ilk okumada politik hissettirebilir, inan ki, öyle değil:

Hamas’ın öldürülen lideri Haniye’nin portresi bugün TBMM sıralarındaydı. Tüm vekiller Filistin atkıları ile Devlet Başkanı Mahmud Abbas’ı ayakta alkışladılar. Bu duruşu siyasi olarak kabul edersiniz veya etmezsiniz önemi yok. Ancak koridorun hangi tarafında olursanız olun şu gözlemi yapmaktan kendinizi alıkoyamazsınız:

AKP’nin Filistin pozisyonu, partinin genel politik duruşunun her anlamada (Ekonomik, sosyolojik, ahlaki veya uhrevi) karşısında olan Batı(Amerikan) Sol’u -Güçlü LGBT, YPG, Ukrayna desteği ve agresif egaliteryan politikalara sahip yönetimdeki Demokrat parti- ile hizalanması ne kadar garip değil mi?

Kıssadan hisse şu: Hiçbir şey siyah ve beyaz değildir. En azından göründüğü kadar.

Görüntü yapma

Verdiğin hizmeti, müşterine bağlılık seviyeni, işini ne kadar iyi yaptığını, sözlerini tutup tutmadığını ve bizden gerçekten ne istediğini inan ki, çok iyi görüyor ve anlıyoruz. Tabelanda, çalışanının yüzündeki yorgunluk, kinaye veya alayda, fiyatında, kalitende, sloganında ve tuvaletindeki temizlik düzeyinde…

Çektiğin hiçbir Pazarlama triki/hilesi görüneni gizleyebilecek güçte değildir. Pazarlama, olanı gizleme veya olduğundan farklı gösterme sanatı değildir. Paranı bizi etkilemek için değil, fayda sağlamak için harca. Bu zannettiğinden daha anlamlı bir Pazarlama olur.

Son durak

Stokçuluk bir ticaret biçimi değildir. IKEA’dan alıp Trendyol’da satmak etik değildir. Ticaret hiç değildir. Ancak akıl dışı, kontrolden çıkmış ekonomiler bu tarz takaslara fırsat verip meşrulaştırabilir. Bu habitatta Pazarlama da bir anlam ifade etmez. Ne söylese hava cıvadır, yalandır.

Sadece paranın değil, ticaretin de değerini tükettik: Güvenin artık ne anlama geldiğini bilmiyoruz. Günü kazanmaya değil, onu sağ salim tüketmeye çalışıyoruz. Ve korkarım ki, bu bir geçiş dönemi değil, bir durak. Belki bu devir için son durak.

0.81

Amerikalı Tom Burke 1896 Atina Olimpiyatlarında (Birinci olimpiyatlar) 100 metreyi 12 saniye ile geçti (Kendi rekoru 11.2 saniyeydi). 116 yıl sonra Usain Bolt 9.63 saniye ile dünya ve olimpiyat rekorunu kırdı.

Neler değişti: Burke’un giydiği ayakkabılar koyun derisiydi, belli belirsiz demir çivileri vardı; daha sıcak ve ağırdı. Koştuğu zemin toprak, taş ve cüruf karışımı engebeli bir şeydi. Başlangıç blokları çukurdu. Antrenmanları göz kararı, Apple Watch’sız ve Normatec’sizdi. Daha kötü besleniyor (53 yaşında öldü) ve daha az veri ile iş yapıyordu. Ve Bolt’a 2.37 saniye ile geçildi. 1924’te koşulları Burke’tan iyi olmayan Büyük Britanyalı Harold Abrahams ise bu yılın şampiyonu Noah Lyles’ten sadece 0.81 saniye daha yavaştı.

100 yılda 0.81 saniye.

Şimdi “Watch’ım yok, Mac’im yok, oyum yok buyum yok!” deyip mızmızlanmayı bırak.

İşe koyul.