Çöl kazanır

Dune: Bölüm İki’de Mehdi ve onun en büyük inanlarından biri olan Stilgar arasında şöyle bir diyalog geçer:

Paul Atreides: Tüm bunlar hakkında ne düşündüğümü biliyorsun.

Stilgar: Neye inandığın umurumda değil! Ben inanıyorum!

Paul, inancı hakkında değil, düşüncesi hakkında konuşur. Stilgar ise o kadar derin inanır ki, onu dahi duymazdan gelir.

İnanç, sizin ne düşündüğünüz ya da gerçeklerin ne ifade ettiğiyle ilgili değildir. Hiçbir zaman olmamış ve hiçbir zaman olmayacaktır. İnançla münakaşa, üfleyerek çöl serinletmeye benzer: Sizi tüketir, çöl haklı çıkar.

Tehlikeli teamüller

Bugün bunu hatırlatmak zorundayım:

“Sorumlu kim?”

Bu soru iki durumda sorulur:

Yetki verilme aşamasında ve bir problem yaşandığında.

Birincisinde sesi gür çıkan çoğunluk ikincisinde ekseriyetle gözden kaybolur.

Çünkü bizde yetki; şart ve sınırları ihlal eder. Oysa bu bir görev meselesidir ve en çok sınırlandırılması gereken kişi: Yetkili kişidir.

Sınırsız yetki sorumsuz gelecek demektir.

Teamül ise biz nerede ısrar edersek orada oluşur.

Zorla yüzleş

Kolay olan her şey, kısa vadeli, yetersiz, belki bencil ve kalitesizdir. Zor olan işlerin çoğu ise tam tersidir.

Zor, etrafından dolanılması gereken bir çukur veya aşılması gereken bir engel değil; yüzleşilmesi gereken bir aşamadır.

Ve evet, yüzleşmek yerine zoru pas geçebilirsin. Ama unutma, kolay olanlar hızlı tükenir.

Sıkıcı problemler

İşte o günlerden biri: Türkiye gündemi orucumu bozdu. Daha doğrusu, bir çeşit cheat day diyelim. Pişman mıyım? Evet. Birçok problemimiz var, herkesin var. Ancak herkesinki bizimkiler kadar sıkıcı değil. İşinde yaşadığın problemleri düşün… Diş ağrısı da bir problemdir. Hangisini tercih edersin?

Mesela, Türkiye’nin sokak hayvanı meselesi sıkıcı bir problemdir. Muhatabı ise problemin kendisinden çok daha sıkıcı insanlardan oluşur. Bu kişiler, Türkiye’nin woke kafalarıdır. Asıl problem şu: Türkiye, Mars’a gitmeye çalışmıyor(!) Bize woke fazla gelir.

Türkiye’nin “Türkiye olmak” dışında da birçok problemi var.

Çözebildiğin kadarına el at derim.

Hayırlı haftalar.

Büyük hayal

Özgürlük, genel itibarıyla bir temennidir. Maalesef hiçbirimiz tam anlamıyla özgür değiliz, olamayız. Çünkü öyle ya da böyle hepimiz bir yerlerde bir sistemin parçasıyız.

Diyebilirsin ki: “Düşüncede özgürlük her koşulda mümkündür!” Yanlış. Düşünce ancak ifade ve eylem ile anlam bulur. Eğer düşünceler ifade ve eylemlere dönüşemiyor ve sadece fikirde kalıyorsa, anlamsızdır.

Özgürlük, en büyük hayalimiz olabilir.

Makulleştirme

Rasyonalizasyon (Makulleştirme diyelim), kendimizi iyi hissetmek için söylediğimiz yalanlardan oluşur.

İhtiyaç duymadan satın aldığımız her ürün, aynı makulleştirme süreçlerinden geçer. Çünkü pazarlama, öyle ya da böyle, ihtiyaç duyulmayanı satmak zorundadır. Bunun için de teklifi, ilgilinin aklına uygun hale getirir.

Ama hani güzel pazarlama yalan söylemezdi? İzin ver John Tuld’u alıntılayayım:

“Sadece para; uydurulmuş bir şey. Bir şeyler yemek için birbirimizi öldürmek zorunda kalmayalım diye değiş tokuş yaptığımız, üzerinde resimler olan kâğıt parçaları…”

Eğer değeri yalnızca saati göstermesiyle ölçülmeyen bir saate 20 bin dolar vermek, deri maliyeti 30 dolar olan bir çantayı 4 bin dolara almak veya yarın bir gün Mars’a gitmek istiyorsak; kendimize birkaç yalan söylemek zorundayız.

Yetişkinleri diğerlerinden ayıran, bunun farkında olmaktır.

Yüzeysel

Varoluşsal meseleleri tartışmak her insanı yorar. Bu durum, temel mantıksal çıkarımları yapabilen tüm insanlar için geçerlidir. Yüzeysellik, bizim için sadece bir konfor alanı değil, aynı zamanda fonksiyonel olabilmek için bir zorunluluktur.

Sürekli büyük ve cevapsız sorular etrafında dolanmak, halihazırda kısıtlı olan zamanı verimsiz kullanmak demektir.

Şifre doğrulama için bir güvenlik sorusu: “Fotoğraftaki yaya geçitlerini işaretleyin.”

Herkes için işe yarar. Pazarlama söz konusu olduğunda da bazen ipin ucunu bırakmak gerekir. Şimdi anlaşılır olmak, sonra hayret edilmekten daha gerekli ve verimli olabilir.

Tek yön

Sana, senin onlara güvendiğin kadar, kaç kişi güveniyor?

Bu soruya cevabın rastgele olamaz. Güven, mutlaka gidiş-dönüş yönlü bir yoldur. Karşılıklıdır.Eğer geçtiğin yollar hep tek yönlüyse, muhtemelen yerinde sayıyorsundur.

Yetişkin bir Homo sapiens, yerinde sayamayacak kadar büyük bir yatırımdır.

Yazık olur.

Oldubitti

Kargaşaya yol açıp işi kendince bir sonuca bağlamak, kültürümüzün hakim tavırlarından biridir. Ancak, oldubitti bir strateji değildir. Bu, sürece güvenmeyen ve olgulara değer vermeyen zihinlerin işidir ve %100 başarısızlıkla sonuçlanır. Büyük ölçekte örnek: Anayasa değişikliği. F-35 programından çıkış motivasyonumuz da, aynı Kanal İstanbul gibi, bir oldubitti anlayışının ürünüdür. Kötü kentleşme de bu anlayışın bir yansımasıdır.

Pazarlama ise oldubittiye gelmez. Pazarlama yalnızca bugünün ya da yarının konusu değildir; her günün konusudur.

Sürece güvenmiyorsan, Pazarlama yapamazsın.

Rekabet ihtiyaçtır

Apple bugün hizmetlerini sonlandırma kararı alsa, ne yaparız? X dükkanı kapatsa veya Türk Hava Yolları “Artık uçmuyorum kardeşim!” dese, ne olur?

Farkındayım, bunlar absürt önermeler. Ama Nokia bir noktada bize böyle demedi mi? Nokia gittiğinde, ihtiyacımızın karşılığı geldiği için panik yapmadık.

Yerine yenisi gelene kadar dımdızlak kaldığımız her senaryo, kapitalizmin başarısız olduğunu gösterir. Rekabet sadece bir fiyat ve daha iyi hizmet yarışı değildir. Rekabet, insanları muhtaç bırakmaz.

Hepimizin rekabete ihtiyacı var.