Döngü

İyi bir kampanya, güçlü bir mesajı olan açık hava reklamları, etkili SEO çalışmaları, çılgın etkileşimlere ulaşan IG Reels’ları ve liste başı satışlar…

Hepsini başarabilirsin.

Ancak Pazarlama, dikkat çekmede yani o ilk vurgunda ne kadar ivmelenirse ivmelensin, verdiği sözlerin arkası boşsa sonuç fiyasko olur.

Dikkat çek, söz ver, tutma… Başa dönmezsin: İflas edersin.

Boş işler

Zorlu Holding vakası, e-mail’den tutuklamaya kadar uzanan süreciyle bize Türkiye’deki şirket kültürü, hiyerarşi dinamikleri ve ülke olarak inşa ettiğimiz sanal kısıtlar hakkında birçok ders verdi. Bence örnek niteliğinde bir olay. Kayıt altına alınmalı ve kitaplarda anlatılmalıdır.

Bu tür olaylar yaşanırken aklımdan hep şu geçer: Arka plana ve aftermath dedikleri sonrasına baktığınızda, aslında ne kadar içi boş meselelere enerji ve zaman harcadığımızı görürsünüz. Gerçekten yazık.

Olgunlaşmamız ve tarafsızlaşmamız temennisiyle.

Müsait

Bir ürün veya servis üreticisiysen, şunu asla yapma:

‘Şu an için müsait değiliz.’

Dükkan açtığında, müşterilere elverişli olmak senin ilk işin.

Olamayacaksan, hiç girişme.

Pro bono

Ramazan, yabancı dini bayramlar ve sezonlar kadar ticarileştirilmemiştir. ABD’de Noel sezonu, yaklaşık 1 trilyon dolarlık perakende sektörünü sırtında taşır. Başka bir deyişle, eğer Noel olmasa, Kasım ve Aralık aylarındaki perakende satışlar %35-40 arasında düşüş yaşar.

Peki, Ramazan ticarileştirilmeli midir? Kesinlikle, sonuna kadar. Bu, yalnızca Ramazan’a olan ilgiyi artırmakla kalmaz, onu Noel gibi vazgeçilmez bir kültürel fenomen haline getirir - ki şu an için böyle değildir.

Sevgili markalar, Ramazan’ı kullanın. Çekinmeyin!

Hayırlı Ramazanlar…

Yani, aslında şu an için harfi harfine böyle: Hayırlı.

Pro bono bir Ramazan.

Yine o kelime

Her işin birkaç olmazsa olmazı vardır. Pazarlama için bunlardan biri: Yaratıcılıktır.

Bu kelimeyi hiç sevmiyorum, biliyorsun. Yine de, güzide Türkçemizde alternatifi yok.

Yaratıcı olmak, yani creative: Limitsiz olması gerekir.

Peki, bir şey nasıl limitsiz olur? Bilmiyorum.

Ama neyin limitsiz olduğunu biliyorum: Yaratıcılık.

Zannediyor musun ki Michelangelo veya Beethoven bir gün uyandı ve “Aaa,” dedi, “Beynimde yaratıcılıktan eser kalmamış!”

Tabii ki hayır.

Velhasıl, varsa ordadır, yoksa zahmet etme.

Önemse

Bugün Bursa’da bir kafenin hazırladığı, görece büyük bir billboardda Latte Kahve, Türk Çayı, waffle ve iki adet domuz pastırması görseli vardı. Domuz pastırmasının farkında olmadıkları kesin. Ya yapay zeka ile üretilmiş ya da dikkatsizce seçilmiş bir stok fotoğrafı.

Ya da daha kötüsü, görseldeki pastırmayı başka bir şey zannediyorlar. Her iki durumda da içeri girip çay içmekten çekineceğim bir mekân.

Tabii ki, “marka” ismini vermeyeceğim. Çünkü önemsiz.

Bu, bizimle ilgili bir eğilim meselesi. Bu bir trend. Önemsememe trendi.

Güzel pazarlama, en çok önemseyenlerin kulübüdür. Sana garanti ederim ki, aksi başarısız olur.

Ünlü ünsüz

Bugün Bursa İskender’deydim. Kuruluş: 1867. Heineken ise 1873.

Bu ölçekte since yani “den beri” boş bir lakırdı değildir. 158 yıldan bahsediyoruz. Dünya ve kültür kökten değişti. İskender hâlâ burada.

Peki neden Heineken (ki benzerleri ve muadilleri çok; Guinness - 1759, Beck’s - 1873) dünya genelinde muadili olmayan İskender’den daha bilinir ve marka değeri katbekat daha yüksek (yaklaşık 9 milyar dolar)?

E, cevabını biliyorsun: Pazarlama.

Peki, neden elmalarla elmaları kıyaslamadım? Çünkü İskender’e kafa tutacak franchise olabilmiş İskender’in kuruluş kalibresinde başka bir elma yok. Yazık.

Ping pong

Öykü her şeye anlam katar. Dün, “Bugüne kadar hayatta kaldıysak, sebebi olgulardır” dedim. Ancak hayatta kalmayı tahammül edilebilir kılan şey öyküdür.

Bu analojide pazarlama için olgular, iş modelinin ve stratejinin konusudur. Öykü ise “Biz diğerlerinden farklıyız” diyen sloganın meselesidir, yani fark edilmenin anahtarıdır.

Bu ikisi ancak güzel bir denge kurulduğunda işe yarar. Birinin dozunu biraz kaçır, diğeri açıkta kalır.

Olgular, öyküler. Öyküler, olgular. Bitmeyen bir ping pong oyunu gibi.

Gerçek

Bugün veya yarın yeni bir müzik ya da yeni bir meme viral olacak. Yeni bir slogan ve yeni bir akımın eli kulağında.

Bunu nereden mi biliyorum? Çünkü bizim işimiz bu. Biz, yani Homo sapiens, hikâye anlatıcılarıyız. Ve bunu en iyi hep birlikte yaparız. Ancak bu, birçok durumda gerçeği yansıtmaz. Tıpkı Van Gogh’un abartıldığı kadar değerli bir ressam olmaması ya da Mona Lisa’nın düşünüldüğü kadar ender bir eser olmaması gibi.

Gerçek değer -tıpkı Elon’un SpaceX’i veya Microsoft’un yeni kuantum çipi gibi- sessiz sedasız gelir. Öykünün değil, gerçeğin konusudur. Evet, biz öyküsüz yaşayamayız, ama eğer bu gezegende bugüne kadar hayatta kalabildiysek, bunu gerçeğe borçluyuz.

Hayırlı haftalar.

Spontane olma

Çocukluğumda yılbaşı hediye sepetleri iki temel şeyi vaat ederdi:

1- Her şeyi bir anda alırsın! Hatta varlığını unuttuğun o çikolatalı kekleri bile.2- En iyi fiyatla gelir ve paketin bizzat Noel Baba tarafından teslim edilir!

İlk nokta, hatırlamakla ilgilidir. Bu tür yapay, spontane olmayan hatırlama biçimleri sürekli zihinsel çaba gerektirir. Tıpkı doğum günlerini hatırlamak gibi, otantiklik burada bir anlam taşımaz. Önemli olan, önemsediğini göstermek ve zamanında davranmaktır.

İkincisi ise kolay hedeftir: Fiyatı abartma ve elden teslim et.

Birincisi, hatırlamak; ikincisi ise söz tutmak üzerinedir.

Bugünlerde, hatırlamamayı seçen markalara tanık olacağız.

Onlardan biri olma. Otantik, spontane olma. Yapay ol. Hatırla.

Doğum günün kutlu olsun ve hayırlı pazarlar.