Yoruluyoruz

Artık pazar, hem internetin aldığı form ve ulaştığı alanlar hem de internet ürünlerinin kolaylaştırdığı günlük yaşamın etkisiyle, ciddi bir “Bir şeyleri yanlış mı yapıyorum?” anksiyetesine dönüşmüş durumda. Bu kaygı bozukluğu, domatesi nasıl yıkadığımızdan çocuğumuza nasıl davrandığımıza kadar hayatın her alanına sirayet ediyor. Sebebi ise çok basit:

Anlayabileceğimiz, yani tüketebileceğimizin çok üzerinde, bilgi görünümlü bir içerik arzı mevcut. Neden bilgi görünümlü? Çünkü sosyal medya aracılığıyla tükettiğimiz pratik bilgilerin çoğu, denenmemiş ve kanıtlanmamış, sadece mantıklı çıkarımlardan ibaret. Ve evet, her mantıklı görünen şey nihai doğru değildir. Daha dün, bir kadın doktorun kemik iliğinin çocuklara zararlı olduğunu iddia ettiğini okuduk. Açıklamaları da gayet mantıklıydı(!) Oysa yıllardır bize bunun tam tersinin faydalı olduğu öğretiliyor. Bu ve benzeri içerikleri paylaşanların amacı, gerçeği ortaya koymak ya da ispatlamak değil; ilgi çekmek ve etkileşim almaktır.

Yoruluyoruz dostlar…

Bu yorgunluk, bizi çok daha az tüketen -ve nihayetinde mevcut ekonomik sistemi çıkmaza sokacak- bir yola doğru sürüklüyor.

19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’mız kutlu olsun. Sevgiler.

Girişken

Girişimci olmakla girişken olmak arasında ciddi farklar vardır.

Girişken kişi hiperaktiftir; kendi kendine iş ve uğraş yaratabilir. Ancak bu uğraşlar çoğu zaman ekipler, kalıcı ürünler ya da güçlü yapılarla sonuçlanmaz.

Girişimci -yani müteşebbis- sorumluluk sahibidir; hesabını bilir, planlıdır. Hazırlıksız ya da tecrübesiz yola çıkmaz. Zıplamaz, koşmaz. Adım atar, yavaş yürür. Girişimci; stratejik düşünen, hedef kovalayan, sermayeye hükmeden kişidir.

Kapital kazanır.

İkisini birbirinden ayırırsan zaman kaybetmezsin.

Tik tak

Büyük bir değişimin eşiğindeyiz.

Drama falan yok.

Öyleymiş gibi yapıp günü kurtaracağını sananlar fena çuvallayacak.

Evet, bilgi bize her zamankinden çok daha ulaşılabilir. Ama değişmeyen, soğuk ve sağlam bir gerçek var: Onu hasat etmek, işlemek ve kompartımanlara ayırmak hâlâ ciddi emek ve zaman gerektiriyor.

Bunu dünden bugüne halledebileceğini zannedenlere bir hatırlatma: Tik tak…

Pamuk Prenses

Snow White, yani Pamuk Prenses’in IMDb puanı 1.6’dır.

Bilmeyenler için: 1.6, platformda 9 puandan bile daha nadir görülen bir nottur.

Eğer 250 milyon dolarlık bir bütçe size IMDb’de en azından 7 puan kazandıramıyorsa, pazarlama adına pek çok şeyi yanlış yapmışsınız demektir.

1812 yılında yayımlanmış, milyonlarca kez anlatılmış ve hiçbir zaman itiraz edilmemiş bir öykünün yapısını değiştiremezsiniz. Tutmaz.

Kural: Bir öykü varsa, okunmuş ve kabullenilmişse, dokunma.

Nuh'un Gemisi

Ağrı Dağı Durupınar Formasyonu’nda, ABD’li bir ekip Nuh’un Gemisi’ni arıyor. İncil, Kur’an’ın aksine, geminin ölçülerini, felaketin detaylarını ve dağın ismini ayrıntılı şekilde aktarır. Öykünün teknik kısmına hâkim olan bu İncil teologları ve arkeologlar, geminin Durupınar’da olduğuna dair önemli kanıtlar bulduklarını iddia ediyor.

Bu, son derece heyecan verici bir gelişme. Eğer kanıta dayalı bir uzlaşı sağlanırsa, bölge halkı ve turizm bundan büyük ölçüde fayda sağlar.

Peki, öykünün bu yönünün güç kazanması inanmayanları nasıl etkiler?

Hiçbir şekilde.

Öncelikle, öyküyü “satın alanlar” için kanıta gerek yoktur; onlar için uzlaşı yeterlidir. Öykü zamanla bir ritüele dönüşecek ve inananlar için Durupınar yeni bir hac lokasyonuna evrilecektir. İnanmayanlar için ise bu kanıt, yalnızca rastlantısal bir ilinti olarak kalacaktır. Çünkü bir öykü olgularla satılmaz; duygular, arzular ve beklentiler üzerine inşa edilir.

Eğer pazarlama yapıyor ve işe mantıktan başlıyorsan, toslayacaksın demektir.

Nas

Yine Türkiye gündemi: Sevgili dostlar, dogmayla mücadele edemezsiniz. Nas dedikleri

şey her alana çakılabilir: Ekonomiye, milliyetçiliğe, dine, kültüre… Bizim yakından tecrübe ettiğimiz gibi. Bu illet nerede kök salarsa salsın, düşüncelerinizi olgularla çapraz teste tabi tutmadan önce kararlarınıza yön verir. Bir fanatikten diğerine, bitmek bilmeyen bir şüphe durumu inşa edilir.

Bu durumda, gerçeğin arkasında hep bir “görünmez” vardır.

Bakın, şu an itibariyle Türkiye’de gördüğümüz her şey yanlış. Bunu hepimiz görüyoruz: Yalanı, çelişkileri, hataları… Ancak bu gerçekliğin hepimize aynı tesiri yapmamasının arkasında nas, yani dogma vardır.

O yüzden, “Ya nasıl olabilir!” demeyin.

Olur.

Gizli arzular

Asgari koşulları sağlamadan olağanüstü problemleri çözme şansınız yoktur. Biraz kulağa klişe gelebilir ama Ay’a gitme hedefi, olağanüstü bir sorun çözmek için asgari koşulların sağlandığı bir zaman diliminde ortaya atılmıştır. Bu, görünen temel bir ihtiyaç değildir. Ne demek görünen temel ihtiyaç? Tabii ki barınak, yemek-içmek ve sağlık gibi meseleler. Görünmeyen temel ihtiyaçlar ise, görünenler karşılamadan kendini görünür kılmaz. Kafan karışmasın, bunlar anlam (Benim varlığım ne ifade ediyor?), idealler (Ben kimim? Vazifem ne?) etrafında şekillenir. Ay’a ayak basma hedefi de bununla ilgilidir.

İşin ilginç tarafı, bu gizli arzuları tatmin etmek için ortaya konan her çaba, görünür arzuları tatmin etmeyi kolaylaştıracak onlarca aracın üretilmesine neden olmuştur. Yani, asgari koşullar bu çabaların bir sonucu olarak daha da iyileşmiştir. NASA’nın uzay programı, bize MRI’yı, mikroçipleri, kablosuz elektronik eşyaları ve daha birçok buluşu kazandırmış ya da iyileştirmiştir.

O yüzden, her ne kadar kendimle çelişiyor gibi gelse de bazen asgari koşullara fazla takılmadan bu gizemli ihtiyaçlara odaklanmak bize büyük kazanımlar sağlayabilir. Bir dikkate al derim.

Güzel beklentiler

Neyin adil, neyin doğru ve neyi hak ettiğimizle ilgili beklentiler inşa etmek hakkımızdır. Ancak bu beklentilerin -neredeyse tüm beklentilerin kaynağı- kendimize anlattığımız ve kurguladığımız öykülerden oluştuğunu unutmamamız gerekir.

Beklentileri düşürmek, bu kurgu ve hikâyeler konusunda daha az cüretkâr olmayı gerektirir. Bu bir takastır ve evet, işe yarar.

Bugün ise o günlerden biri olmamalı.

Bugün, gelişmiş dünya ile birlikte Mayıs’ın ikinci pazarına denk getirdiğimiz Anneler Günü’nü kutladık. Bugün beklentiler yüksek. Çünkü söz konusu anneler ve onların yenilmez öyküleridir.

Başta annem ve sevgili eşim olmak üzere, tüm annelerin Anneler Günü’nü en içten dileklerimle kutlarım.

Bu bir borç

Bu aralar yine Türkiye hakkında yazıyorum. Diyebilirsin ki, “Ya dostum, hani siyaset konuşmuyorduk?” ama inan, halt edersin. Çünkü bu artık bir siyaset meselesi falan değil. Bu, delilerin arasında akıllıların bir cinnet halidir. Etrafımız, 6’ya 2 dememizi bekleyen tavşan çizerlerle doldu. Ha bugün, ha yarın derken, sabır sahipleri olarak artık şunu görüyorum: Yok arkadaşım, bu işin sonu hayır değil. Ve bu ülkenin problemlerini çözmeye yönelik irade koyacak bir tane aklıselim dürüst adam yok.

Bunu doğru ve dürüst insanların bilmesi ve anlaması lazım. Bunu kendime Pazarlama yazmaktan çok daha ehemmiyetli bir görev olarak benimsemiş durumdayım. Buna borçluyum. O yüzden, bir müddet daha bunları konuşmaya devam edeceğiz.

Zorunlu güncelleme

Türkiye’nin, yeni bir hikâye etrafında yeniden örgütlenmesi gerekiyor. “Nedir bu hikâye?” sorusu, “Nedir bu yapısal reformlar?” sorusuyla aynı derecede haklıdır, hatta özünde aynı sorudur. Yapısal reformların hiçbirini kültürel dönüşüm olmadan gerçekleştiremezsiniz. Aynı kültür, benzer kusurlu yapıları yeniden üretir. Kültür ise yalnızca yeni bir anlatıyla güncellenebilir. Ve bu, bir günde ya da birkaç yılda olacak bir şey değildir. En az 10 yılınızı alır.

Güncellenecek olan bu hikâye; iş yapmak, kariyer kovalamak, akademik ya da sivil ideallerin peşinden gitmek, aile kurmak, çocuk yetiştirmek gibi yaşam tercihlerinize yön veren motivasyonun yakıtıdır. Yeni mahalleler, yeni birliktelikler bu yakıttan beslenir.

Böyle bir güncelleme ve değişimi vaat etmeyen hiçbir siyasiye umut bağlamayın derim.