Nas

Yine Türkiye gündemi: Sevgili dostlar, dogmayla mücadele edemezsiniz. Nas dedikleri

şey her alana çakılabilir: Ekonomiye, milliyetçiliğe, dine, kültüre… Bizim yakından tecrübe ettiğimiz gibi. Bu illet nerede kök salarsa salsın, düşüncelerinizi olgularla çapraz teste tabi tutmadan önce kararlarınıza yön verir. Bir fanatikten diğerine, bitmek bilmeyen bir şüphe durumu inşa edilir.

Bu durumda, gerçeğin arkasında hep bir “görünmez” vardır.

Bakın, şu an itibariyle Türkiye’de gördüğümüz her şey yanlış. Bunu hepimiz görüyoruz: Yalanı, çelişkileri, hataları… Ancak bu gerçekliğin hepimize aynı tesiri yapmamasının arkasında nas, yani dogma vardır.

O yüzden, “Ya nasıl olabilir!” demeyin.

Olur.

Gizli arzular

Asgari koşulları sağlamadan olağanüstü problemleri çözme şansınız yoktur. Biraz kulağa klişe gelebilir ama Ay’a gitme hedefi, olağanüstü bir sorun çözmek için asgari koşulların sağlandığı bir zaman diliminde ortaya atılmıştır. Bu, görünen temel bir ihtiyaç değildir. Ne demek görünen temel ihtiyaç? Tabii ki barınak, yemek-içmek ve sağlık gibi meseleler. Görünmeyen temel ihtiyaçlar ise, görünenler karşılamadan kendini görünür kılmaz. Kafan karışmasın, bunlar anlam (Benim varlığım ne ifade ediyor?), idealler (Ben kimim? Vazifem ne?) etrafında şekillenir. Ay’a ayak basma hedefi de bununla ilgilidir.

İşin ilginç tarafı, bu gizli arzuları tatmin etmek için ortaya konan her çaba, görünür arzuları tatmin etmeyi kolaylaştıracak onlarca aracın üretilmesine neden olmuştur. Yani, asgari koşullar bu çabaların bir sonucu olarak daha da iyileşmiştir. NASA’nın uzay programı, bize MRI’yı, mikroçipleri, kablosuz elektronik eşyaları ve daha birçok buluşu kazandırmış ya da iyileştirmiştir.

O yüzden, her ne kadar kendimle çelişiyor gibi gelse de bazen asgari koşullara fazla takılmadan bu gizemli ihtiyaçlara odaklanmak bize büyük kazanımlar sağlayabilir. Bir dikkate al derim.

Güzel beklentiler

Neyin adil, neyin doğru ve neyi hak ettiğimizle ilgili beklentiler inşa etmek hakkımızdır. Ancak bu beklentilerin -neredeyse tüm beklentilerin kaynağı- kendimize anlattığımız ve kurguladığımız öykülerden oluştuğunu unutmamamız gerekir.

Beklentileri düşürmek, bu kurgu ve hikâyeler konusunda daha az cüretkâr olmayı gerektirir. Bu bir takastır ve evet, işe yarar.

Bugün ise o günlerden biri olmamalı.

Bugün, gelişmiş dünya ile birlikte Mayıs’ın ikinci pazarına denk getirdiğimiz Anneler Günü’nü kutladık. Bugün beklentiler yüksek. Çünkü söz konusu anneler ve onların yenilmez öyküleridir.

Başta annem ve sevgili eşim olmak üzere, tüm annelerin Anneler Günü’nü en içten dileklerimle kutlarım.

Bu bir borç

Bu aralar yine Türkiye hakkında yazıyorum. Diyebilirsin ki, “Ya dostum, hani siyaset konuşmuyorduk?” ama inan, halt edersin. Çünkü bu artık bir siyaset meselesi falan değil. Bu, delilerin arasında akıllıların bir cinnet halidir. Etrafımız, 6’ya 2 dememizi bekleyen tavşan çizerlerle doldu. Ha bugün, ha yarın derken, sabır sahipleri olarak artık şunu görüyorum: Yok arkadaşım, bu işin sonu hayır değil. Ve bu ülkenin problemlerini çözmeye yönelik irade koyacak bir tane aklıselim dürüst adam yok.

Bunu doğru ve dürüst insanların bilmesi ve anlaması lazım. Bunu kendime Pazarlama yazmaktan çok daha ehemmiyetli bir görev olarak benimsemiş durumdayım. Buna borçluyum. O yüzden, bir müddet daha bunları konuşmaya devam edeceğiz.

Zorunlu güncelleme

Türkiye’nin, yeni bir hikâye etrafında yeniden örgütlenmesi gerekiyor. “Nedir bu hikâye?” sorusu, “Nedir bu yapısal reformlar?” sorusuyla aynı derecede haklıdır, hatta özünde aynı sorudur. Yapısal reformların hiçbirini kültürel dönüşüm olmadan gerçekleştiremezsiniz. Aynı kültür, benzer kusurlu yapıları yeniden üretir. Kültür ise yalnızca yeni bir anlatıyla güncellenebilir. Ve bu, bir günde ya da birkaç yılda olacak bir şey değildir. En az 10 yılınızı alır.

Güncellenecek olan bu hikâye; iş yapmak, kariyer kovalamak, akademik ya da sivil ideallerin peşinden gitmek, aile kurmak, çocuk yetiştirmek gibi yaşam tercihlerinize yön veren motivasyonun yakıtıdır. Yeni mahalleler, yeni birliktelikler bu yakıttan beslenir.

Böyle bir güncelleme ve değişimi vaat etmeyen hiçbir siyasiye umut bağlamayın derim.

Adisyon

Mark Twain alıntılık birçok laf etmiştir. Sık sık hatırlanması gerekenlerden biri ise şudur:

“Ülkeni her zaman, hükümetini hak ettiğinde savun.”

Siyasal İslam, 20 yıldır bunun tam tersini yaptı. Bugün önümüze konan adisyonun tek sorumlusu bu gözü kararmışlıktır. Ve hey, kredi kartına taksit yok. Her şey artık tek çekim.

Geçmiş olsun.

Küllerinden yeniden

Birkaç gün önce yıkım üzerine yazdım. Distopya iyi bir şey değildir. Ve nihayetinde, aklı başında her tepki “E yani…” ile başlar. Bu gayet olağandır; çünkü olumsuzluğa boyun eğmek, eylemsizlik doğurur.

Benim sözünü ettiğim yıkım ise kaçınılmazdır. Ama çözümsüz değildir. O gün Blog’da bu yazıyı Anka kuşuna referansla paylaşmıştım. Küllerimizden doğabiliriz ancak bu ciddi bir zaman alacaktır. Sorunu doğru tespit etmek, çoğu zaman tedaviden daha kritik bir aşamadır. Neyle karşı karşıya olduğumuzu bilmek çok önemlidir.

Türkiye’de Siyasal İslam kendi hikâyesini tüketti. Ve inan ki, bu eşi benzeri görülmemiş bir tükeniştir. Bu neden önemli? Çünkü bu ülkenin son otuz yıldaki öncü anlatısı buydu. Atatürk etrafında şekillenen seküler hikâye ise, ne yazık ki çok geride kaldı.

Eğer Türkiye küllerinden yeniden doğacaksa -ki muhakkak doğacak- bunu ancak yeni bir hikâyeyle gerçekleştirebilir.

Ölçüsüzlük

Bugün Trump, Kanada Başbakanı Carney ile görüştü. Tüm olan bitene rağmen, hiçbir şey olmamış gibi. John Adams ve Jefferson birçok konuda anlaşamazdı; Adams ile Hamilton ise neredeyse düşmandı. Yine de Amerika’yı birlikte kurdular. Lincoln’ün iç savaş dönemindeki liderliği “Team of Rivals” (Rakiplerin Takımı) olarak anılır.

Harika bir tanımdır: Rakipler bile ortak bir amaç uğruna aynı takımda yer alabilecek olgunlukta olmalıdır.

Ortadoğu’nun en köklü problemlerinden biri, dostluğun da düşmanlığın da ölçüsüz olmasıdır.

Bu ölçüsüzlük, yaşadığımız birçok sorunun özünü oluşturur.

Yıkım

Bugün sokak ortasında infaz edilen bir kadının videosunu izledim. Türkiye’nin sorunlarını, bu ülkede yaşamadığım yıllardan beri eleştiriyorum. Bahsettiğim süreç yaklaşık 30 yıla dayanıyor. Çözüme yönelik önerilerimin biçimi ya da siyasi ambalajı zamanla değişmiş olsa da, eksikleri hep doğru analiz ettiğimi düşünüyorum. Kulağa ne kadar apokaliptik gelse de, Türkiye bugün büyük bir çöküşün eşiğinde. Bu artık bir tahmin değil; somut bir gerçek.

Hukuk sisteminin işlemediği, anayasal birliğin sağlanamadığı, ayrılıkçı odakların günden güne güç kazandığı, ekonomik ajandanın iflas ettiği, eğitim, tarım ve hayvancılığın neredeyse yok olduğu bir habitattan hiçbir ülke sağlıklı bir çıkış yolu bulamaz.

Evet, Türkiye bir şekilde ayakta kalacaktır. Ama bizim bildiğimiz Türkiye olarak değil.

Şu anda Türkiye’de hiçbir Türk entelektüel yapı size bu düzeyde bir uyarıda bulunmaz. Kendinizi, çoluğunuzu çocuğunuzu buna hazırlayın.

Konfor

Konfor alanımızı güçlendirecek ürünler üretmek için, konfor alanımız hiç olmadığı kadar geniş. Artık ihtiyaçlar fazlasıyla karşılanıyor. 90’lar, bir Levi’s tişörtün 5 yıl giyildiği yıllardı. Şimdiyse belki bir sezon dayanıyor. Ve hayır, boomer’ların iddia ettiği gibi bunun nedeni bugünkü ürünlerin “dandik”, eskilerin ise “çok kaliteli” olması değil.

“Konforu nasıl tatmin ederiz?” sorusu lüks bir sorudur. Bu soru, toplumsal bir zenginlik ve bolluk ortamı gerektirir. Bir sonraki adım ise şu soruyla gelir: “Fazlalıklardan nasıl kurtuluruz?” Dumbphone akımı tam da bu sorunun ürünüdür. Ve elbette, bu da mental konfor sağlamak üzere tasarlanmıştır.

Konfor artık temel bir ihtiyaç. Aynı zamanda bir ürün konsepti. Ürünü burada doğru konumlandırmak, gerçekten kritik bir meseledir.

Hayırlı haftalar.