Anlıyorsun bilmiyorsun

Bugün yine, her gün olduğu gibi, 18 ayını yeni devirmiş oğlumu oynarken gözlemledim. Süpürgelere bayılıyor. Bazen süpürmesi için yere kâğıt parçaları vs. bırakıyoruz. Onları tek tek eliyle süpürgenin ucuna götürüp gözden kaybolmalarını izliyor. Hayretle. Nasıl olduğunu bilmeden. Ayrıca mini bir ev tipi oyuncak süpürgesi var. Onun çekim gücü yok. Ama onunla da ısrarla bir şeyleri çekmeye çalışıyor. Olmuyor; yine deniyor, yılmadan. Çünkü konsepti çok iyi anlıyor, içindeki ses ona ‘Çalışması lazım!’ diyor. Ancak içeriği bilmiyor.

İşte internetten ya da sağdan soldan elde ettiğin ve sadece konseptini kavrayabildiğin bilgiler Pars Bey’in durumuna benziyor.

Zannediyorsun ki biliyorsun. Zannediyorsun ki işi çözdün.

Lakin esasında bilgin çok yetersiz.

Anlamak ve bilmek farklı meselelerdir.

Boş bahis

Türkiye son 10 yılda sadece bütçeyi, ekonomik görünümü veya geleceğe dönük beklentileri yerle bir etmedi: Davranış kalıplarını, yani etiği, geri dönülmez şekilde tahrip etti. Bunun üstüne de neredeyse hiçbir konuda ahlaki normlar üzerinde uzlaşı içinde olmadığımız milyonlar ithal edildi.

Ben karamsarım gençler. Gerçekten karamsarım.

Yani şöyle: Türkiye günbegün problem çözme yetisini kaybediyor.

Burada bir zaman tarifesi vermek de inanılmaz güç.

Monopoly parası bile olsa, Türkiye lehine artık bahise girmem.

Üzgünüm.

Aynı sorular

Bugün yabancı medyanın haber başlıklarına biraz daha merakla baktım. Rusya’da yaşanan Godzilla Depremi’ne “Asrın Felaketi” diyeni okumadım.

CNN’de şöyle bir alt başlık vardı: “Deprem nasıl tsunamiye sebep olur?”

Bu klasiktir.

Hep dalga geçeriz ama bir İslam ülkesinde her yıl sorulan “Orucu ne bozmaz?” sorusu ile bir deprem ülkesinde bu soruyu sormanın motivasyonu aynıdır.

Her neyse, birilerinin bazı soruların cevabını her zaman bilmesine ihtiyacımız var.

Her şeyi aklımızda tutamayız.

Ancak umalım ki, herkesin uzmanı olduğu soruların cevabını bildiği bir ülke olalım.

Olaylar olaylar

“Olayları kontrol ettiğimi iddia etmiyorum, aksine açıkça itiraf ediyorum ki olaylar beni kontrol etti.” – Abraham Lincoln

Bazen olur. Kontrol olaylardadır.

Ama unutma: Olaylar seni adil olmamaya, doğru durmamaya, yalan söylemeye, korkaklığa ya da üçkağıtçılığa zorlayamaz.

Yok, yok… Yapamaz.

O sensin.

Kandık

Ayn Rand’in harika bir sözü vardır:

“Gerçekliği görmezden gelebiliriz, ama gerçekliği görmezden gelmenin sonuçlarını görmezden gelemeyiz.”

Bunu hep birlikte yaşıyoruz. Ülkece. Ve bence bugün, herhangi bir akademik araştırma için Türkiye’nin mevcut koşulları, paha biçilemez zenginlikte anekdotlar barındırıyor.

Bu yazıyı bir alıntıyla daha bitireceğim bu kez Mark Twain’den:

“İnsanları kandırmak, onları kandırıldıklarına ikna etmekten daha kolaydır.”

İkna

Kendimizi ikna etme kabiliyetimiz, birilerinin bizi ikna edebilme yetisinden katbekat güçlüdür.

Tüm sosyal, kültürel ve dini tesirler, kâr ve zararı regüle ettiğiniz noktada kümelenir.

Yani bu dış faktörlerin hepsi, size kararlar aldırmak için telkinde bulunur. Ve burası genellikle gerçek bir alan değildir. “Aşkın gözü kördür” deyimindeki gibi, dışardan tamamen absürt ve tutarsız görünen bir şey, gözlemcisi için gayet de makul ve anlaşılır olabilir.

Pazarlamanın önündeki en büyük zorluk, her zaman ve her dönem ikna olmuştur.

Çok zor iştir.

İstesen olmaz

Motivasyon konuşmalarının yıllara dönük “Sen istesen yaparsın!” retoriği, biraz Amerikan solunun sistem eleştirisi ve biraz da Amerikan rüyasının kabak tadı vermesiyle, “Hayır, çok istesen de yapamazsın!” noktasına evriliyor.

Bu bir olgu mu? Kesinlikle öyle.

Blog’da yıllarca bunu tartıştık: Eşit olasılıklar sağlamanın ne kadar zor bir proses olduğunu ve eşit sonuçların neredeyse imkânsız olduğunu hep yazdım.

Bu kısıtlar bugün, cinsiyetten milliyete ve kültürel sınıflara kadar birçok kompartman içeriyor.

Ama sizi kim nasıl motive ederse etsin, şunu aklınızdan hiç çıkarmayın: Sıranın başını tutan birilerinin omzunuza dokunup “Hey, sıra şimdi sende” demesine her zaman ihtiyaç duyacaksınız. Ne kadar yetenekli ve çalışkan olursanız olun, fark etmez.

Dolaylı

Pazarlama ve satış arasındaki bir diğer önemli fark da birinin dolaylı, diğerinin ise direkt olmasıdır. Dolaylı olan empatiktir; bir sonraki ve daha sonraki adımları da düşünür. Duyguyu esas alır. Doğru zamanda tasarlanmış bir patika üzerinden yürür.

Birine çeyrek takmakla, onu tanımlayan, ona çok iyi hissettirecek ve ihtiyaç duyduğu veya arzuladığı bir hediye almak çok farklı meselelerdir.

Pazarlama hep ikincisidir.

Sapma

İyiyi kötü, kötüyü de iyi gösterebilme kabiliyetimiz var. Bu, organik bir özellik. Hitler, Stalin, Pol Pot gibi adamlar bunu yıllarca uyguladı. Farkında olarak veya olmayarak, dünyanın tanık olduğu en devasa Pazarlama kampanyalarını yönettiler. Ve neredeyse hepsinin kullandığı yöntemler şu sıralamada örgülendi:

-Efsane Kimlik: Biz seçilmiş kişileriz derler.

-Öteki Korkusu: Suçluyu hep dışarıda ararlar.

-Ahlaki Dil: Saflık, fedakârlık, hizmet ve kurtuluş gibi yüce kavramları kullanırlar.

-Görkemli Gelecek: “Şimdi acı çek ama büyük ödül çok yakında.”

-Tarihi Yeniden Yazmak: Geçmişi çürümüş, çalınmış ya da ihanete uğramış gösterirler.

-Gösteri ve Sembolizm: Bayrakları, üniformaları ve törenleri estetik bir argümana dönüştürürler.

Tanıdık geldi mi?

Empati

“Bu kişiyi beğenmiyorum. O zaman onu daha yakından tanımak zorundayım.” - A. Lincoln

Bu, muhteşem bir öz farkındalıktır.

Bunu dile getiren kişi sadece zeki değil, aynı zamanda ahlaki olarak çok olgundur.

Bu yaklaşıma, ülkece ihtiyaç duyuyoruz.