Güncelleme bitmez

Ürün güncellenmek zorunda. İster hizmet, ister elle tutulur bir malzeme ya da teknoloji olsun, güncel kalmak şarttır. “Güncel” demek her zaman “dünden daha iyi” anlamına gelmez. Elbette arzu edilen budur ama her şeyin akıl almaz bir hızla eskidiği bu dünyada, aynı hızda iyileşmeyen şeyler de vardır.

Dolayısıyla iPhone 15 ile 16 arasındaki fayda farksızlığı nasıl Apple’ı durdurmuyorsa sen de durma. İstersen kibrit üret fark etmez, yine de kendini güncelle. Ambalajını güncelle. Sloganını güncelle. Faydanı farklı kelimelerle yeniden anlat. Ama mutlaka güncelle.

Buna tüketicinin ihtiyacı var.

Derin problemler

File’de Jacobs Monarch (Filtre Kahve 250 gr) 258,00₺. Aynı ürün AnpaGross’ta 169,90₺.

Monopol söz konusu değilse, serbest piyasa ekonomisinde fiyata müdahale edemezsin. Yani File isterse bu ürünü 1000₺’ye de satabilir. File Anpa kadar ucuza satsa, onun kadar kazanır mı? Öyleyse, File neden tüketicisini “dolandırıyor”?

İlgisiz sorulardır.

Buradaki problem, otoritenin değil; süre gelen birçok teamülün ve kültürün ürünüdür. Yani toplum olarak bizimdir. Siz 600 metre yarıçapta 6 market ve birkaç büfe açılabilecek bir “urbanistik” plan tasarlayıp, üstüne de Getir’den Yemeksepeti’ne kadar onlarca işlevsiz ve verimsiz sistemin büyümesine teşvik verirseniz, fiyat kontrolden çıkar.

Velhasıl dostlar, bu sorun da diğer birçok sorunumuz gibi derindir.

Uzun vadeli planlama*, günü kurtaracak kolay kararlar almama meselesiyle ilgilidir.

Çözülmez. Üzgünüm.

*Merak edenler, Birleşik Krallık’ın bu konuyu hedef alan şehir planlama modellerini inceleyebilir.

3I/ATLAS

Harvard astrofizikçisi Avi Loeb’e göre 3I/ATLAS, Güneş Sistemimizin ötesinden gelen bir ziyaretçi; yıldızlararası boşlukta sürüklenmiş, terk edilmiş bir uzay aracı. Bu bilim kurgu tefsirini bir kenara bırakırsak Loeb’in ifadesi yaklaşık olarak şu:

“Parlaklık profilindeki gariplik (∝ 1/R⁴ düşüş) ve kuyruğun görünmemesi, ‘kendi ışığını üretiyor olabilir mi?’ sorusunu ortaya koyuyor.”

3I/ATLAS, Ekim ayında Mars’ın yakınından geçecek. Mars’taki uydular görüntü yakalayabilirse bu tanım biraz daha netleşebilir. Belki de sadece başka bir kuyruklu yıldızdır.

Her neyse, Amerikalıların deyimiyle bu aşamada ‘yanlış cevap diye bir şey yoktur…’

Çünkü çok az şey biliyoruz. Bir avuç ülkedeki bilim insanının çabasıyla, tabii ki.

Sahi, ne oldu bizim diploma krizi?

İspat değil ikna

David Fincher bana göre gelmiş geçmiş en iyi yönetmendir.

Sizinle bunu sabaha kadar tartışabilirim. Hatta sizi ikna da edebilirim. Ama herkesi ikna edecek bir ispat bulamam. Bakın, Dünya’nın etrafında uydularımız dönüyor. Uluslararası Uzay İstasyonu, türümüzün gururu ve bir mühendislik harikası olarak hâlâ alçak yörüngede görev başında. Ay’a ayak basıldı. Ancak hâlâ birileri Dünya’nın düz olduğuna inanıyor.

İspat bir pazarlama konsepti ya da şablonu değildir.

İkna öyledir.

Pazarlama her zaman ve her koşulda bazılarını hedef alır.

Bizim işimiz budur.

Açıklık

Açıklık bu topraklarda yitik bir kavramdır. Karşıtı, katakulli, her yerdedir. Olağan olan ve beklenen de budur. Bu durum bize iki şey yapar: Görünmeyenden sürekli tedirgin, görünen olana karşı ise daima şüphe içinde yaşatır.

Biri insanı huzursuz, diğeri ise kuruntuya mahkûm bırakır.

Açıklık; sorumluluk, dürüstlük ve çalışkanlık gibi kavramların etrafında hayat bulur.

Açıklık, hüsnüzan ve güven ile sürdürülebilir kılınır.

Açıklık, her şeyin ötesinde, bir verimlilik metriğidir.

Varsa o mahallede, o ekonomide refah vardır; yoksa yokluk, yolsuzluk, israf ve yıkım…

Politik olmamak

Blog, neredeyse ilk günden bugüne, hep pazarlama, ticaret, motivasyon ve gündelik hayattan çıkarımlara odaklandı. Çok nadir de olsa politika üzerine yazdığım oldu. Neredeyse 6 yılı aşkın süredir her gün yazdığım bu blogda yapay zekâya politika ile ilgili yazıların oranını sordum. Cevap: %6.

İnanır mısın bilmem ama reaksiyon alma oranımda bu %6’lık pay, toplamın %70’inden fazlasını oluşturuyor.

Yani biz çok politik bir toplumuz.

Peki neden politika yazıyorum?

Siyaset bilimi eğitimi almış biri olarak şunu net söyleyebilirim: Politik olmak ile politikaları konuşmak çok farklı şeylerdir. Ben politik değilim. Taraf tutmuyorum. Hatta taraf olma kavramına inanan bir insan da değilim. “Bitaraf olan bertaraf olur” sözünün de atalarımızın ortaya attığı en büyük zırvalardan biri olduğunu düşünüyorum.

Politikaları yazıp konuşuyorum çünkü politika yapıcılar, hiçbir sosyal entitenin elinde bulundurmadığı bir güce sahiptir: Yürütme yetkisine. Bu yetki sınırlandırılmadığı ve denetlenmediği sürece, maliyetini hem politik olan hem de olmayan ödeyecektir. Bu bir hak meselesidir.

Benim fikir beyanım, yolda kapısı açık giden bir aracı fark edip uyarmak isteyen dürtüden farksızdır.

Öyle oku. Öyle anla.

Erken

Erken, sorunlu bir kavramdır ve muhtemelen birçok durumda geç kalmaktan daha problemlidir. Mesela fırından bir şeyi erken çıkarmak aksine kıyasla tüm süreci baltalayabilir. Testleri tamamlanmamış bir ilacı piyasaya sürmek canlara mal olabilir. Erken varmak, yeri doldurulamaz bir boşlukta beklemektir. Erken hasat, ürünü külliyen murdar eder. Erken konuşmak veya davranmak, herhangi bir meselede başarı şansınızı sıfıra çekebilir. Erken zafer kutlaması bir faciaya dönüşebilir.

Erken, genellikle keyifli bir alan değildir. Bu düşünülerek mi seçildi bilmiyorum ama “Erken Seçim” doğru bir kavram değil.

Türkiye’nin bugün ihtiyacı olan şey erken değil; gerekli zamanı gelmiş, hatta geçmiş, olmazsa olmaz bir seçimdir.

Erken değildir.

İnanılmaz

Bu ülkede sadece siyaset kurumunun değil, temel ticari ahlaka dair neredeyse her

racon ve anlayışın yerle bir edildiğini bugün bir kez daha gördük.

Siyasetçinin, kendisine koltuk kazandıran parti kimliğini seçildikten sonra değiştirmesi; köprünün başındaki herkese “Siz ayı oğlu ayısınız” demenin başka bir biçimidir.

Gerçekten, farkında mısınız bilmiyorum ama ülke tam anlamıyla bir Jet Fadıl, Ponzi

dolandırıcılığı sarmalına girdi.

Çok acayip, akıl almaz şeyler yaşıyoruz.

Enkaz

Aslında en basit haliyle bir al-ver meselesi olarak seçime bakarsanız, bugün itibariyle Türkiye’nin içine düştüğü son derece absürt bir tablo görürsünüz: Problemleri çözmesi için oy verdiğiniz iktidar, vaat ettiklerini hayata geçirmek yerine yeni krizler üretti. Bu durum, neredeyse kesintisiz şekilde 14 yılı aşkın süredir devam ediyor.

Artık “Problem nedir?” sorusu bile anlamını yitirdi. İktidarın el değiştirmesi dahi başlı başına devasa bir çıkmaza dönüşmüş durumda. Slavoj’un V for Vendetta örneğinde olduğu gibi, “Tamam, iktidar gitti… peki ya şimdi?” sorusuyla karşı karşıya kalacağız.

Öyle büyük bir enkaz var ki, bu yükün altına girecek birini bulmak hiç kolay olmayacak.

Nasıl başlar?

Her başlangıç, “Nasıl bitecek?” sorusu ile başlar.

İşlerin istediğin gibi sonuçlanma ihtimali, istediğin gibi olmama ihtimaline kıyasla çok düşüktür.

Nasıl biteceğini kontrol edemezsin.

Nasıl başlayacağı ise tamamen senin elindedir.