İki kritik soru

Hayatımız sorulara cevap aramakla geçer. Bazıları anlam arayan sorular gibi çok kompleks bazısı ise çok basittir. Bazı sorular ise görünmezdir. Israrla hatırlatılması ve sorulması gerekir.

Söz konuşu iş dünyası olduğunda şu iki soru gizli tılsım gibidir:

1- Seni kim tanıyor?

2- Sana kim güveniyor?

Bu sorulara verdiğin cevaplar network demektir.

Paralel ihtimaller

Çokluevren teorisi eğlenceli, hipotezleri sıkıcıdır. Absürt bulup şiddetle inkar edenler olsa da ‘paralel evrenler’ ihtimali oradadır.

Kimine göre bilim bu yolla Tanrısızlık ihtimalinin sınırlarını zorlamakta, boşuna kürek çekmektedir.

Belki.

Bana göre ise bu keşfi varoluş sorunsalından çok alternatiflere duyduğumuz ilgi ve arzu tetiklemektedir. Bu ise boş bir çaba değildir.

Dünya savaşlarının yaşanmadığı, çocukların açlık ve sefalet yüzünden ölmediği, alternatif bir evrende alternatif bir Dünya hayali -kabul edelim- kötü bir hayal değildir.

‘Alternatif’ aynı zamanda bir öykü temasıdır. Daha iyi olasılıklar için çalışan, daha iyiyi arzulayan Pazarlamanın çıkış noktasıdır.

Yarın Bayram. Yarının alternatifi yok. Yarın güzel işler yapın.

Mutlu Bayramlar…

Kahraman vs. Mürşit

“Babam veya eşim benim kahramanım!” benzeri çıkışları sıklıkla duyarız. Bu insanlar çoğunlukla hatalı beklentiler nedeniyle ilişkilerini çıkmaza sokarlar.

Çünkü ‘kahraman’ kavramı bilinmeyen ile alakalıdır. Kahramanınız asla varlığınızın farkında değildir ve onun gerçek kimliği bir bilinmezdir. Bunu asla ifşa etmez (Örümcek Adam vd. gibi). Çünkü kahraman olmanın ön koşulu budur.

Senin demek istediğin ve aslında ihtiyaç duyduğun şey akıl hocası, danışman veya eski tabiriyle mürşittir.

Akıl hocası ilerlemenizi takip eder ve değerlendirir. Mentor sürekli sizin tarafınızdadır.

Bu nedenle varsa birine ihtiyacın, emin ol; bu bir kahraman değil bir danışmandır.

Kehanet

Neo olağanüstü bir şey yapar; sıradan karakter “O, seçilmiş kişi çünkü!” diye kendinden geçer.

Bu hal hikaye bitene kadar -ki asla tatmin edici şekilde bitmez- aynı döngü içinde kendini tekrar eder.

Çünkü seçilmiş kişinin veya olağanüstü olanın hep tazelenen, koşulsuz bir desteğe ihtiyacı vardır.

Çünkü kehanet hiçbir zaman tamamlanmaz. Ve aslında kehanetlerin olayı budur; sizi oltada tutar.

Bir kehanetin olsun. Üret veya uydur.

İyi bir Pazarlamacılar bunu yapar.

Bağdat gibi diyar olur

Bugün yine sevgimizin binlerce şirketin eliyle ticarileştirildiği bir Anneler Günü kutladık.

Anne sevgisini bu anlamda manipüle eden en eski format şu slogan olabilir:

“Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmaz.”*

“Evet, anne gibi yar, dost olmaz ama Bağdat sen ne alaka?” diye sorduysan doğru perspektiftesin.

Bugün Anneler Günü’nü hatırlayan bir çok marka aynı ticarileştirme kalıbını kullanır.

Amaç hatırlamak ve anlatmak değil, anayı kaldıraç yapıp Bağdat’ı satmaktır.

Mesela Samsung’un bu Anneler Günü’nde kullandığı “Annem Galaxy ile Efsane görünüyor. Efsane anneler, efsane hediyeler hak eder!”** sloganı gibi.

Burada Bağdat Samsung’tur. Ve hiç zorlama, çünkü Bağdat gibi diyar olur. Ana gibi yar olmaz.

Senin ürünün olmasa da annemiz yine efsanedir.

Pazarlama denkleri konuşur. Bu tonda konuşacaksan; dinleyelim.

*‘Ana’ değil ‘ane’ rivayeti asılsızdır.

**Mom looks epic with Galaxy. And Epic moms deserve Epic Gifts.

"Bizi takip et!"

Sık uçan bir yolcunun havayolu sadakat programına üye olmama olasılığı son derece düşüktür.

Çünkü bu hareket aptal bir savurganlık olur. Havalanında çaylak yolcu olmak: Uzun kuyruklar, yorucu prosedürler, zaman ve para kaybı demektir.

Bu nedenle bir havayolu şirketiyseniz sık uçan yolcu programına davetiniz önemli değil belki gerekli bile olmayabilir.

Davet etseniz de etmeseniz de geleceklerdir.

“Sosyal Medyada Bizi Takip Edin!” çağrısını/davetini satmak ise çok zordur.

Çünkü bariz fayda ve memnuniyet kovalayan bu kitle ile karşılıksız takas yapamazsınız .

Süslü reklam panolarında benzer, karşılıksız çağrılar yapmadan önce kendinize şunu sorun:

“Bunu neden yapsınlar?”

Ve reklam bütçenizi grafikeriniz gaza geldi diye çöpe atmayın.

Galibiyet serisi

Galibiyet serileri sıkıcıdır*.

İnsanların bu tarz serilere tapıyor olmalarının arkasındaki motivasyon benim için hep gizemini korumuştur.

Çünkü seriler sıkıcıdır. Ne artar ne azalır ne de birleşirler. Sınırlı ve paradoksaldırlar.

Sonsuz bir aynılığa ve sıkıcı bir çeşit eksikliğine bağlıdırlar.

Hep kazanma aynılığı zamanla kazanma sevincini tüketir.

Bu döngüden çıkın**.

Sonunda kaybetmek de olsa yeni olasılıklara yer açın.

Hep kazanamasınız.

*Fenerbahçe’nin Galatasaray karşısındaki 23 maçlık Kadıköy yenilmezlik serisi gibi.

**Mesela Kadıköy serisi artık iki takım için de bir baskı unsuru olmaktan çıktı.

Kime satıyorsun?

Kullanıcı arayüzleri sıklıkla istilaya uğrar. Park patikası metaforu birçok pazarlamacıyı harekete geçirmiş olsa da mesele çok yönlüdür.

Evet, tüketici kısayolları sever ve belki de senin pazarlama stratejinin acımasız bir açıklık ve dolaysızlığa ihtiyacı olabilir.

Peki ya geri kalanımız? Acelesi olmayanlar, yangın çıkış kapısına veya imdat frenine bakmayanlar?

Partinin bu tarafında ‘besbelli’ ve ‘apaçık’ olan değil zerafet hüküm sürer. Bu tüketici ambalajına 40 punto ile sadece SÜT yazmanı istemez.

Çünkü önemli bir çoğunluk labirentlerden geçme pahasına zerafeti kısa yollara tercih edebilir.

Pazarlamacı olarak şuna karar vermen gerekiyor: Acelesi olana mı satıyorum, zerafet peşinde koşana mı?

Ve hayır, ikisine birden satamazsın.

Önemsiyor musun?

Az karamel, laktozsuz süt, extra shot ve short bir Caramel Macchiato’nun hatalı hazırlanma ihtimali birebirde çok yüksek uzaktan verilen siparişlerde ise neredeyse kesindir.

“Çünkü insanların bir şeye dikkat verme süresi 8 saniyedir ve bu akvaryum balığından 4 saniye daha kısadır(?)” değil. Bu da başka bir pazarlama efsanesidir.

İnsanlar detayları görmez çünkü insanların ekserisi önemsemez. Önemsemeyi öğretmek ise çok zor belki de imkansızdır.

Önemseme yetisi diğer doğuştan kazanılan karakteristik özellikler (Cesaret, cömertlik vd.) gibi sonradan edinilmez.

Eğer bir ekip kuruyorsan işe alımda sorman gereken en kritik soru budur:

Önemsiyor musun?

1 al 2 öde

“2 al 1 öde” yada “3 al 2 öde” eğer satıcı iflas etmiyorsa hiçbir zaman fiyat ile ilgili değilidir.

Her zaman ödemen gereken fiyatı ödersin ve bazen daha fazlasını.

Türkiye’de yılda yaklaşık 40 milyar$ değerinde yiyecek israf ediliyor.

Avrupa ile birlike 90 milyon tondan fazla gıdayı çöpe atıyoruz.

Gıda israfında 2021 itibariyle dünya üçüncüsüyüz.

Bu durumdayız çünkü tüketebileceğimizden fazlasını alıyoruz. Çünkü cani pazarlama bize bunu telkin ediyor.

Fazla tüketmemen için bilmen gereken iki şey var:

1- Hiçbir zaman 2 alıp 1 ödemiyorsun. Çoğunlukla ikinciyi tüketemeyip çöpe attığın için 1 alıp 2 ödemiş oluyorsun.

2- Hiçbir kampanya son değildir. Cani pazarlama korkağın tekidir ve ne zaman sondan konuşmaya başlarsa bil ki, satmaya çalıştığı şey fırsat değil stoktur.

İhtiyacın kadarını al. Bir al, bir öde. Lütfen.