Zorunlu geçiş

İstanbul Havalimanı operasyonel olarak optimizasyona gittikten sonra yurt dışından gelen yolcular -zorunlu olarak- Duty Free Shop’tan geçerek, çıkış veya bagaja yönlendiriliyor.

Bu uygulama Amerika müze modelinin bir ürünüdür. Müzeyi gezdikten sonra çıkış ancak mağazanın içinden geçerek sağlanır. Burada bariz iki motivasyon vardır:

1- Satın almaya niyeti olmayanı ikna etmek.

2- Satın almaya niyeti olanı şansa bırakmamak.

Güzel bir modeldir ama müzeler için. Çünkü her şeyden önce müze kapasite ölçümü ile çalışır. Mağazanızda gereksiz yığılma olmaz. Daha da önemlisi müze müşterisinin acelesi yoktur. Mağazanız birbirini ezme pahasına çıkışa koşan insanların istilasına uğramaz.

İGA’nın bu stratejide üç sorunu vardır.

Satış temsilcisinin kimin transit kimin müşteri olduğunu anlaması için ayrıca efor harcaması gerekir. Bu durumda belki potansiyel müşteri kaçacaktır. İkincisi, kuru kalabalık hiçbir mağaza için verimli bir atmosfer değildir. Üçüncüsü, dükkanınızı yol geçen hanı yapmak ve tercihle adım atanı karşılamak arasında ‘sınıf’ farkı vardır.

Ve son olarak, sevgili İGA, yorgun argın evine ulaşmaya çalışan sık uçan yolcunun ahını almayın.

Zorla güzellik olmaz.

Bulmaya odaklan

Kaç kere kaybettiğin bir eşya ilk bakışta görünmediği noktada, ikinci belki üçüncü aramada kendini gösterdi?

Bazen kayba duyduğun hüsran bulmak için gereken konsantrasyonun önüne geçer. Baktığını göremezsin.

Herkes kaybeder ama herkes bulamaz. Bu hafta kayba değil bulmaya odaklan.

Zahmetsiz öykü

Her büyüleyici öykü olağanüstü zahmetlerin etrafında örülür.

Çocukluk masallarından ergenlik romanlarına kadar hepsi -istisnasız- çile ile inşa edilir.

Kül kedisinden Süperman’e, Yüzüklerin Efendisi’nden Harry Potter’a hikayenin kalitesini mücadelenin seviyesi belirler.

Hayatında zahmet yoksa geriye bırakacağın öykü mutlaka sıradan olacaktır.

Yarın pazar, keyif kahvaltını yaparken etrafına iyi bak.

Deneyim kazanır

Para sizi sıranın başına koyar.

Net.

Ama hangi sırada duracağınıza para değil siz karar verirsiniz.

Harvard kampüste şöyle bir duvar yazısı okumuştum:

“Fakirliği herkes idare edebilir, asıl hüner zenginliği yönetmektir.”

Veciz ve doğrudur.

Paranın yatırım yapması gereken en doğru emtia ise deneyimdir. Deneyim açık ara bildiğiniz her özelliğin önündedir. Deneyim mutlak kazanır.

BASE jump* yapmış birini lunaparktaki oyuncaklarla etkileyemezsiniz. Bu atlayıcıyı ‘deneyim’ çoğu kişinin heyecan ve adrenalin ile dolaştığı o mahallede kral yapar.

Para kısayollar inşa eder. Deneyim yürütür.

*Sabit bir konumdan paraşütle atlama.

Kalitenin tanımı

Kalitenin bir çok tanımı vardır (Lüks, mükemmellik, dayanıklılık vd.).

Ama ‘kalite’ diğer tanımlamalar ve fiyatın aksine en çok ‘yarın’ ile ilgilidir. Kaliteyi yarın yaşanacaklar tanımlar. Bu bildiğiniz geleneksel kalite anlayışının mutlak olmadığını hatırlamanızı gerektirir.

Mesela Kodak’ı ele alalım. Bu dev en iyi film kalitesine odaklanıp, insanların cüce fiyatlara milyarlarca fotoğraf çekme arzusunu dikkate almadığı için battı.

Bu koşulda kalite ona servet harcamış Kodak’ı yarı yolda bıraktı.

Kalite yani niteliği çoğunlukla insanların sizden ne istediği belirler.

Ve hoşunuza gitmese de insanların gözü yarındadır.

Bazen görüntü kurtarmaz

Neredeyse her yıl birileri dişleriyle kamyon çekip, cam kıranları haber yapar.

“Çünkü yalnızca güzel gülen ve sağlıklı dişler yeterli değildir.”

Bu önerme konuya hangi açıdan baktığına göre değişir.

Eğer işini sadece görüntüyü kurtarmak için yapıyorsan, dişleriyle kamyon çeken kişi senin için bir uyandırma servisi olabilir.

Çünkü bazen şaşırtman, sevindirmen ve gündemi değiştirmen gerekebilir.

Beklentileri yükseltmek, sıfırlamak ve yeterli olanı yeniden tanımlamak güzel bir stratejidir.

Fikirler değişir

Fikirler değişir çünkü perspektif değişir. 25 yaşa çıkıp gördüğünü 40’ta göremezsin. Orası farklı bir tepedir. Ayrıca yaş tek bir girdidir. Ağacı, çalı çırpısı ve hava durumu devamlı bakış açını değiştirir.

Değiştirmelidir de.

Bu gerçeği kavrayan fikirlerini değiştirmeye meyilli olur.

Fikirlerini değiştirmeye yatkın olan ise dinler. Dinleyen anlar. Dinleyen uzlaşır. Dinleyen çözüm üretir. Dinleyen geliştirir. Dinleyen iletişim kurar. Dinleyen kazanır ve kazandırır.

Bugün dinlememekte inatçı, dolayısıyla fikirlerinde sabit iki kişi ile toplantı yaptık.

Aklıma Al Pittampalli’nin şu harika tespiti geldi: Fikrini değiştirmeye hazır değilsen neden toplantıya girmeye zahmet ediyorsun?

Propaganda

Bir ayakkabı markası bir aralar “Walk, don’t run” sloganı atmıştı. Öncelikle hedef kitlesi İngilizce bilmeyen bu markanın neden Türkçe* konuşmadığını anlayamamıştım.

Daha da önemlisi gelişmiş ülkelerde koşmadan yapamayan %15’i görmezden gelmenin neyi hedeflediğini ise hiç kavrayamadım.

“Lahmacun yeme, pizza ye!” nasıl bir slogan ve pazarlama stratejisi olabilir?

Hedef kitlenizi daraltmaya çalışmak bir pazarlama stratejisi olabilir. İki farklı kitleyi birbiriyle çatıştırmak ise propagandadır.

Bazı pazarlamacıların kafası çok karışık…

*Koşma, yürü.

Hafıza kaybı

İki tür amnezi yani hafıza kaybı vardır: Retrograd ve anterograd.

Birincisi eski anıları unutturur, diğeri yeni anılar üretmenize izin vermez.

Toplumlar geriye dönük anıları unutmaya çok meyillidir. İkinci durum ise ancak ortak bir ülkü etrafında birleşilemiyorsa vaka olabilir.

İkisi de bir toplum için ciddi sorundur.

Sanki son yıllarda iki durumu bir arada yaşıyoruz gibi geliyor…

Ne dersiniz?*

*Yorumlar açık.

Umutsuz vaka(?)

Diğer duyguların aksine ‘umut’ miktar ile ilgili değildir. Vardır veya yoktur.

“Ne kadar?” sorusu umudun değil varsayım veya istatistiğin konusudur.

İki çeşit umut vardır: Elinizden geleni yapıp en iyisini ummak veya eliniz kolunuz bağlıyken umut beslemek.

Ve neredeyse her zaman ve her koşulda umut vardır.

Umudu eleştirmek ise çok kolaydır.

Ancak son kertede sinizm* berbat bir düşünce tarzıdır.

*Başkalarının güdülerine karşı genel güvensizlik ile karakterize edilen bir felsefi yaklaşım.