Hayhay efendim

Beklentilerimizi aynı hizaya sokmak çok zordur.

Tercihler orta ve az şekerli kadar basit, bunlardan birinde ısrarcı olmak kadar da karmaşık hale gelebilir.

Mevzular hayati veya gündelik olmuş; fark etmez.

Tercih bir kimlik meselesidir. Belirleyicidir.

Ve aslında Pazarlama bu nedenle işe yarar ve çok kullanışlıdır.

Anlayıp sınıflandırmada, gerekli işaretleri göndermede üstüne düşeni yapar.

Ancak tercihleri yargılamak pazarlamanın işi değildir.

Bu durum “Neden orta şekerli?” tepkisi kadar abuktur.

Zırvadır.

Pazarlama bir karşılık olsa ancak “Hayhay efendim!” olur.

Son seçim

Türkiye son 20 yılda 15 seçime girdi. Neredeyse her yıla bir seçim düşürdük.

Hepsine son ve nihai olarak girildi. Köprüden sonra son çıkış ve bir beka meselesi denildi. Hepsi ya hep ya hiç olarak okundu.

Hiçbiri öyle değildi.

Çünkü yine aynı noktadayız.

Çünkü Pazarlama ve propaganda böyle çalışır.

Haliyle katılım düşük olur diye tedirginiz.

Olursa da üzülmeyin ve hayret etmeyin.

İnsanlar yoruldu.

Umalım ki, bu seçim son seçim olarak girdiğimiz son seçim olur.

Pratik zeka

Pratik zeka olmamızla ilgili güçlü bir efsane vardır ve doğru değildir.

Çünkü pratiklik 10₺ ile küsuratı tamamlama kıvraklığından çok farklıdır.

Metropollerinizde yürüyecek kaldırımınız ve parklarınız yoksa, bürokrasiniz hantalsa, şirket açıp kapatmak yıllarınızı alıyorsa, hukuk sisteminiz çalışmıyor ve zayıf olanı cezalandırıyorsa, eğitim sisteminiz fırsatları eşitlemiyorsa, kusura bakmayın ama pratik bir zekadan söz edemeyiz.

Pratik zeka, kullanışlı ve etkin olmak ile ilgilidir.

Pratik zekanın en büyük göstergesi etkin bir sosyal inşa etmektir.

Ve bu durum fırsatçılıktan çok farklıdır.

Etik

Etik Fransızca kökenli bir kelime.

Tanımlanmış davranış biçimi demek.

Bu tanımlamanın kapsamı ise “Çimlere Basmayınız!” klişesi ve benzerleri kadar basit değildir. Zaman alan, nesillere ve geleneğe yayılan meselelerdir. Mezarlıkta, kütüphanede veya hastanede yüksek sesle konuşmama bir etiktir.

Diğer taraftan; yayaya yol verme, ticari sözleri tutma, başkasının kişisel alanını gasp etmeme gibi etikler bizde neredeyse hiç gelişmemiştir.

Mesela, “Çalıyor ama çalışıyor” etik bir bozulmadır.

Düzeltmesi on yıllar alır.

Çünkü davranışı değiştirmek zor meseledir.

Bireyden başlar.

Senden başlar.

Başlat takip edelim.

Gündelik zorbalık

Bugün dikiz aynamda küçük bir tartışmaya şahit oldum.

Tek şeritte akması gereken trafik bir İstanbul klasiği olarak güvenlik şeridine taşmıştı. O sırada motorlu bir arkadaş emniyet şeridindeki aracın kapısına sert bir şekilde vurarak, şeridi kapatmaması gerektiğini ima eden fevri hareketler yapıyordu.

Motorlu araçların emniyet şeridini kullanması veya şerit aralarından geçmesi Türkiye’de ve diğer tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde yasaktır. Ancak bizim trafiğimizde bu duruma müsamaha gösteren bir teamül veya araba sahiplerinin tek taraflı bir anlayışı söz konusudur.

Olabilir.

Eğer Getir hemen getirsin istiyorsak bu duruma tahammül etmemiz gerekiyor.

Ama bunun bir hak olmadığının da farkında olmak şart.

Müsamaha gösterilmediği takdirde zorbalaşmanız doğru olmaz.

Sonra düşündüm…

Ve bu eğilimin -maalesef- ülkemizin, kültürümüzün bir özeti olduğuna kanaat getirdim.

Müsamaha gösterdiğimiz, göz yumduğumuz yağmalandı.

Zorbalık gündelik oldu.

Yazık oldu.

Eskiyoruz

30 Sayfa’yı Pazarlama adına bir çerçeve çizmek için yazdım ve bunu başardığımı düşünüyorum. Öykünün Pazarlama için önemi; kendimiz, yaptığımız iş veya siyaset için neyse odur. Çok önemlidir. 30 Sayfa’nın tüm derdi buydu.

Ancak öykülerin de her şey gibi bir ömrü vardır. Size bir müddet konfor veren bir öykü artık geçersiz olabilir. Çok normaldir.

Bugün Türkiye siyasi atmosferine baktığımda gördüğüm en büyük sorun/eksiklik insanların çaresizce vadesi dolmuş öykülere tutunma çabasıdır. Bu nedenle varlığından habersiz olduğumuz Sinan Oğan bir anda yıldız oldu. Bu nedenle “Sana Söz”den “Hal-le-de-riz” noktasına gelindi. Ve yine bu nedenle adam aynı adam olmasına rağmen; yanlış adam, çöp adam veya “Doğru Adam” palavraları atılıyor.

Öykülerimizi güncellememiz lazım.

Yoksa eskimeye devam edeceğiz.

Aptal yerine koyulmak

Değişim en çok aptal yerine koyulduğunu anlayan kişilerin öncülüğünde gerçekleşir. Çünkü zekaya bu düzeyde bir hakaret bireyi yok saymakla eş değerdir.

Diğer yanda ise hem taraftar hem muhalif satılan öykünün çoktan kurbanı olmuşlardır.

“Bu nasıl olur ya!” diyebilmek için bir kaç adım geri gelmeniz ve üstünüzdeki formayı çıkarmanız gerekir.

Değişim fark etmekle başlar.

Bugün aptal yerine koyulduğunu fark ettiysen üzülme; anlamaya başlıyor ve değişiyorsun demektir.

Ve eğer yeteri kadar cesaretin varsa bizi de değiştirebilirsin.

Duyanlara duymayanlara...

CHP’nin kampanyalarında duygu eksik demiştim. Bu eleştirimin arkasında da karşılıklılık esası meselesi vardı. Yani üreten ve tüketen arasındaki etkileşim güven inşa etmeliydi. Bunun için de üreten olarak sadece bize ne verdiğiniz değil, bizden ne talep ettiğiniz konusu da hayatiydi.

AKP’nin “Sevilir…” çıkışı ve şimdi “Her şey senin için Türkiye” kampanyası da aynı amaca hizmet ediyor.

Seçmene yani tüketiciye “Duyanlara duymayanlara, ben onu seviyorum çok!” dedirtmek ve kitleyi bu duyguda birleştirmek; CHP’nin “Sana Söz” kampanyası dahil geriye dönük hiçbir çalışmasında başaramadığı bir gerekliliktir.

Size tüm bu laf kalabalığının arzuhalini şöyle benzeştireyim: Apple zekidir. Sen de zeki olduğun için Apple kullanırsın. Apple’ın senden beklentisi zeki olmandır.

CHP’nin bizden beklentisi nedir?

Belirsizdir.

AKP’nin bizden beklentisi nedir?

Apaçıktır:

“Türkiye’nin senden beklentisi fedakarlıktır. Fedakarsan seversin, sevilirsin. Ekonomi kötü, adalet çökmüş takmazsın. Zaman konforun değil, eli taşın altına koyma zamanıdır.”

CHP’nin kampanyalarında taş hep var ama el yok.

Duygu yok.

Bu yüzden kaybediyorlar.

Üzgünüm.

İsrafa dur de

“Bir konuda çok iyiydin ve hiçbir zaman onunla bir şey yapma şansı elde edemedin(..)”

Nolan’ın Interstellar’ından bu alıntı bir insana söylenebilecek en üzücü saptamalardan biridir.

Öyledir, çünkü varlığın israfı ile ilgildir.

Bu fırsat eşitliğinden ve son zamanların popüler ifadesi liyakattan farklıdır.

Bir Ikigai romantizmi de değildir.

Bilimdir. Deneme ve yanılma ile ilgilidir. Hata yapma toleransının yüksek olması ile ilintilidir. Bir keşif meselesidir. Keşfi cesaretlendirmek ile alakalıdır.

Eğer yeteri kadar insana iyi olduklarını düşündükleri konuları yeteri kadar pratik edebilecek ortamı sağlayabilirsek, içinde bulunduğumuz sorunların büyük çoğunluğunu çözümlemiş oluruz.

Baştaki alıntı kehanetini senin için doğrulamış olabilir.

Öyleyse, bunun ne demek olduğunu çok iyi anlıyor ve biliyorsun.

İmkanın varsa, gel yarın birilerinin bu anlamda önünü aç.

Bu acımasız israfa dur de.

Gündelik felaket

Dün “Felaket tellalı olmak istemem!” dedim. Çünkü bana göre bu tutum bir zorbalık türüdür. Karamsarlığı ve kötümserliği bağırmanın kimseye bir faydası yoktur.

Ancak bazen tüm gerçeklik güçlü bir pesimizm etrafında şekillenir.

Bu duruma birbirimizden farklı düşündüğümüz için değil, farklı düşünmenin teröristlik, hainlik, akılsızlık, geri kalmışlık ve nankörlük olduğuna ikna edildiğimiz için düştük.

Bu sıfatların hiçbiri dile kolay değildir.

Bizim gündelik hayatımızda ise komşumuzu, arkadaşımızı, kuzenimizi veya dostumuzu tanımladığımız -maalesef- alelade nitelikler haline dönüşmüştür.

Aynı tarafa bakıp farklı şeyler görmenin ne demek olduğunu biliyorum.

Öğrendim.

Düşmanı sen farklı, ben farklı tanımlayabiliriz. Ve ikisi de geçerli olabilir.

Vatanımızı sen farklı, ben farklı sevebiliriz. Ve ikisi de faydalı olabilir.

Ancak vatanseveri hain ilan ettiğimiz gün geriye müşterek bir yurt kalmaz.

El birliği yittiğinde ise felaket gündelik olur.