Şükrü Saracoğlu

Türkiye birçok Ortadoğu, gelişmekte olan ve gelişmemiş ülke sendromlarını farklı dönemlerde, farklı dozlarda yaşamış ve hala yaşayan bir devlet.

Bu belirgelerin çoğu siyasi çekişmelerin etrafında örgüleniyor.

Fenerbahçe Şükrü Saracoğlu Stadyumu isim değişikliği benzer bir sendromdur.

Şükrü Saracoğlu kim ve ne olduğundan bağımsız bir stada atanmış güçlü bir isimdir.

Bakın, zaman bu marka için bir “-den beri” romantizminden fazlasıdır. Bu markayı bir siyasi çekişme uğruna çöpe atmak büyük vizyonsuzluktur.

Her alanda mütemadiyen bunu yapıyoruz.

Akıllanmıyoruz.

Sermayeyi, emeği heba ediyoruz.

Yazık ediyoruz.

Yazık.

Vasıfsız(?)

“Vasıfsız eleman aranıyor!”

Yani niteliksiz.

Mümkün müdür?

Ancak ürettiğin ürün veya hizmette bir özellik yani nitelik yoksa mümkün olabilir.

Hiçbir şey üretmek ise hayli zor olacaktır.

O ilanı asmadan önce tekrar sor:

Neye ihtiyacım var?

Şansın tükenecek

Trafikte sıklıkla ‘salakça’ davranan ve hayatta kalan biriysen; bunu büyük ölçüde aklını kullananlara borçlusun demektir.

Gel gör ki, böyle sorumsuz biri olmak senin en küçük problemindir.

Asıl problemin ve muhtemelen hayatın boyunca peşini bırakmayacak şey kusurlu düşünce sisteminde gizlidir: Sen, hep başkalarına güvenerek iş yaparsın!

Başkaları ise her zaman akıllı davranmaz.

Şansın tükenecek.

Bugün veya yarın.

Devam et. İşimize gelir.

Planlar planlar

Bugün orta vadeli bir plan açıklandı. OVP’ler ve yeni hükûmetlerin “İlk 100 Günlük” planları gayet olağandır. Ancak bu planda bir gariplik var. Çünkü pratik olarak hükûmet değişmiş olsa da yönetim aynı. Bu şu demek; ya bugüne kadar bir planımız yoktu ya da çok kısa vadeli planlar üzerinde çalıştık.

Her plan şu içgörü ile ortaya konulmalıdır: “Artık ne bildiğimi bildiğime göre rotamı değiştireceğim.”

Dün ne bilmiyorduk?

Bugün ne öğrendik?

Eğer bu soruların cevabı “Hep aynı şeyler” ise bu plan da bizi hayal kırıklığına uğratacak demektir.

Ve bir dipnot: Gecikmiş kısa veya orta vade planlar genellikle işe yaramaz: Çünkü insanlar sizi hayal kırıklığına uğratır. Bu hayli standarttır. Fikirler değişir. Kişiler şaşırtır. Beklenmedik hadiseler, forsmajörler ve afetler olur. Son teslim tarihleri tutmaz. Herkesin manevra alanı dardır.

Biraz paradoksal ama: Sadece uzun vade planlar işe yarar ve onların da gerçekleşmesi neredeyse imkansızdır.

Problem seç

Bugün muhtemelen birçok seçim yaptın.

Kaçını sorumluluk alarak ve kaçını konfor için yaptığın önemli bir sorudur.

Problemler de diğer birçok şey gibi seçilmeyi bekliyor.

Önce seçilmeyi.

Çözüm ikinci aşama.

Gök taşını nasıl pazarlarsın?

Diyarbakır’a düşen gök taşını bulduğunu iddia eden arkadaşımız: “Taşı bulduğumda sıcaklığından dolayı elleyemedim.” demiş.

Türkiye’nin Pazarlama/Satış kültürü “Bana inan!” romantizmi etrafında örgütlenir. Bunu politikadan ticarete her alanda gözlemlersiniz. Uzun vadede işe yaramaz.

Çünkü taş soğur.

Bizi kendi deneyiminle ikna edemezsin. Ve atlamadan, zamanını nasıl dürüst ve iyi bir insan olduğunu ikna etmekle harcama. Çünkü biz seninle değil, taşla ilgileniyoruz.

4 milyon₺ olarak fiyatlamışsın… Hayal kırıklığına uğramaman için 3 tavsiye:

1- Nadir meteorların gramı 400$ ve üzeri fiyatlanır. Ekserisi aleladedir ve gramı 0.50c$ geçmez. Yılda Dünya’ya 20binden fazla gök taşı düşer. Yüksekten düşme.

2- Widmanstätten/Thomson desenleri göktaşının gerçek olup olmadığını anlaman için önemli bir testtir. Araştır.

3- Satmak için koleksiyonerlere değil, taşı ziynet eşyasına dönüştüren girişimcilere odaklan.

Kolay gelsin.

Umarım soğumadan satarsın.

Gerçek istemezük

Hoşumuza giden filmler gerçek hikayelerden ‘uyarlanır’, gerçek değildir. Çünkü gerçek hikayeler hoşumuza gitmez.

Sıkıcıdır.

Bu nedenle festival filmleri festivallerde kalır. Gişe patlatamaz.

Medya tarafından iyi bilgilendirilmeyiz çünkü onlar da dikkatimizi satmak için dramanın peşindedir: Gerçeğin ve aslında olmakta olanın değil.

Aynı şekilde Pazarlama, uyarlama öyküleri çalıştırır: Tanınmış yüzler, Spider Man, Atatürk, doğru ilintiler… Hepsi iş görür. Ancak ekserisi yalandır.

Gerçek, yüzleşmek istemediğimiz bir acıdır.

Ve bazı ajansların oynattığı çakma dobralar veya benzer Guy Ritchie şemaları sadece birer alnaçtır, fasa fisodur.

Gerçek, istemezüktür.

Diğer birçok meslek gibi Pazarlama bunu bilir.

Yarın buradan başla: Öyküden.

Gerçek olandan değil ama uyarlanmış olandan.

Hayırlı haftalar.

Sorumluluk

Leonard v. Pepsico davası 1996 yılında Pepsi Cola’nın “Pepsi Ürünleri” adlı promosyon kampanyasının bir sonucudur. Meşhurdur. Hatta “Amerikan Sözleşme Hukuku” açısından örnek bir davadır.

Promosyon, bugün itibariyle çok aşina olduğumuz bir Pazarlama çalışmasıdır. İçtiğiniz Pepsi kadar puan toplar, puan karşılığınız kadar da ürün kazanırsınız. Daha çok Pepsi, daha çok ürün: Bir tüketim teşviği döngüsü yaratır.

Ve buraya kadar her şey olağandır. Ta ki, reklam serisinden biri şu mesajla bitirilene kadar:

“Harrier Savaş Uçağı: 7 Milyon Pepsi Puanı”

Amerika çok dinamik ve provokatif bir kapitalist sistemle çalışır. Bu mesajı verenin de alanın da cambazı oynadığı aşikardır.

Bu bir şaka mıdır? Evet. Ancak değildir de. Çünkü matematiksel olarak mümkündür (Hatta çok mantıklı bir ticarettir: 34,7M$ değerindeki Harrier savaş uçağına karşılık 700bin$’lık puan yeterli olacaktır). Ve bu vaat reklam veren tarafından bir yasal uyarı veya sorumluluk reddi (*disclaimer) ile çürütülmemiştir. Davanın konusu hukukun konsudur, bunu burada tartışmayacağım.

21 yaşındaki Leonard fırsatı görür ve 7 milyon puanı bir araya getirecek iş planını devreye sokar. Başarır. Pepsi’ye 700.008,50$ çek karşılığında Harrier savaş uçağını talep ettiği mektubunu gönderir. Bundan sonrası tarihtir…

Bu aşamada kimin haklı olduğunu tartışmaktan ziyade bizi bu duruma düşüren zihniyetin motivasyonunu anlamak çok daha faydalı olacaktır. Pepsi aynı reklamı Kanada’da uygun bir yasal uyarı ile vermiştir. Neden ABD’de benzer bir dipnot yoktur? Bu bir Pazarlama problemidir.

Pazarlama sorumluluk alır

Yaratıcı reklam filmleri üreten ajanslar yaratıcı olmak için söz verir. Ürün veya müşteri memnuniyeti onların sorunu değildir. BBDO üstüne düşeni, ondan istenileni yerine getirmiştir. Ve sakın hataya düşme, Pazarlama işe yarar. Çalışır: Reklamları, promosyonları, öyküsü ve tüm lobisi ile dinamik bir karar aldırma ve değiştirme mekanizmasıdır. Bu nedenle, Pepsi karşısında TV bağımlısı bir ergenin özgür iradesi ile hareket etme şansı yoktur. Bu genç karar almaz, aldırılır.

Sigara tüketimi dramatik şekilde azaldı. Bunun nedeni insanların artık sigara içmek istememesi mi, yoksa pazarlamaya konulan kısıtlar mı?

Bu nedenle asıl soru: Leonard’ın ne istediği değil (Tabi ki, jeti isteyecektir), Pepsi’nin ne istediğidir. Elindeki devasa kaynakları ile bu ve benzeri kuruluşlar gerektiği kadar sorumluluk alıyor mudur?

Zannetmiyorum.

Eğer bir şeyi pazarlamaya girişicekseniz sorumluluğun size ait olduğunu bilmeniz ve anlamanız gerekir. Yaratacağınız etkilerden, yan etkilerden ve hasardan siz sorumlusunuz. Leonard’ın hayal kırıklığından siz sorumlusunuz. Bir ihtimal; kirlettiğiniz okyanuslardan, kaçak çocuk iş gücünden ve sebep olduğunuz sınıf ayrımında da.

Eğer sorumluluk almıyorsanız Pazarlama yapmıyorsunuz demektir.

"Atatürk v. Disney+"

“Leonard v. Pepsi” sinsi bir Pazarlama kusuru olarak ortaya çıktı*. Disney+’ın Atatürk fiyaskosu ise politik bir tercihti.

Ancak ikisi de vaat ettiğini yerine getirememiş vakalar olarak önümüzde duruyor.

Bu blogu takip edenler bilir: Pazarlama ve diğer milyon yaklaşım prensip olarak tek bir şeyle ilgildir:

Söz verip tutmak.

İşletirseniz kusursuz çalışır. Çalıştığında mucizeymiş gibi hissettirir.

Ve bu günlerde, bu otantik takasın arzında yaşadığımız ciddi daralma; karşılaşıldığında gerçekten mucizeymiş gibi hissettiriyor.

İşine köşeyi döndürecek mucizeyi arıyorsan: Söz ver ve tut.

Bugün başla.

*Yarın “Leonard v. Pepsi” ile ilgili yazacağım.

Naif

İyilerin yapabileceği en büyük hata muhtemelen, kötülüğü inkar etmek olacaktır.

Kötülük vardır. Ve bir çok formda servis edilir.

Mesela naiflik: Köprü üzerine çöken sis gibi iyi olanı manipüle eder.

Köprü oradadır, hasarsızdır. Ancak artık yeteri kadar kullanışlı değildir.

Naiflik, saflık veya kolay kandırılma kötü birer haslettir.

Kötü.

Sen iyisin. Naif olma.