Birçok bilinmezin ve kompleks etkileşim biçimlerinin hüküm sürdüğü bir Dünya’da yaşadığımız vaka. Kimse 2020’deki pandemi krizine hazır değildi. Ama üstesinden geldik.
Birlikte.
Birlik bir üslup benzerliğidir. Ve ancak güzel sistemler güzel birlikler oluşturabilir.
Hayatı kolaylaştıran sistemler inşa etmek bilinmezi ve karmaşık olanı optimize etmenin en güzel yoludur.
Tasarım çok güçlü bir araçtır ve Pazarlama için hayatidir.
Çünkü tasarımın amacı pazarlamanın yapmak istedikleri ile çok ilintilidir: İyi tasarım, kullanıcının uzun vadeli ihtiyaçlarını ve arzularını dikkate alır.
Mesela, iyi tasarım NTV ve diğer benzer websiteleri gibi amaçsız bir tıklamalar silsilesi inşa etmez. Bunun yerine vaat edilen ile etkileşime geçirir ve karar verdirir. İyi tasarlanmış bir kapak kitap sattırır. Ancak kandırmaz. İyi tasarım kullanıcının daha sonra pişman olacağı bir eylem için onu teşvik etmez. İyi tasarım, iyi etik demektir.
Bu hafta Londra’dayım. Bu şehir birçok yönüyle yüzyıllardır iyi bir tasarım ve iyi bir etiğe ev sahipliği yapıyor ve öncülük ediyor.
Bugün yer altından gözlemlerim şöyle:
Edward Johnson’un Londra metrosu logosu ve Harry Beck’in metro haritası illüstrasyonu bir kültürel şok dalgası gibi Dünya’nın birçok yerini etkisi altına almıştır. Çok konuşulmuş ve uyarlanmıştır. Bu yayılma ve kalıcılık iyi tasarımın nasıl limitsiz ve bitmeyen bir pazarlamayı teşvik ettiğini gösteren harika bir örnektir.
İyi tasarım ve iyi pazarlama boşlukları doldurma yarışı değildir. İkisi de şu sorunun cevabını kovalar: “Kullanıcının ne yapmasını istiyorsunuz?”
World War Z’de insanların zombi istilasına uğramış Kudüs’ten kalkan son uçağa binip canını kurtarmaya çalıştığı bir sahne vardır:
Herkesin sadece bulunduğu noktadan uzaklaşmaya çalıştığı; business, ekonomi, koridor veya cam kenarı kaygısı olmadan, yanında oturanın zombi değilse sorgulanmadığı bir uçuş ritüeli izleriz.
Uçağa binerken yaşadığımız anksiyete varış noktası ile ilgili değildir. Güvenlik kaygısı dışında bir sınıf meselesidir. Cem Yılmaz’ın meşhur “Bunu içmeden uçamıyorum!” şakası Pazarlama için çok önemli bir meseleyi konseptleştirir. Pazarlamanın en iyi yaptığı ve yapması gereken işlerden biri sınıflandırmaktır. Evet, kompartmanlar birer illüzyondur. Ama yüksek fiyatlanır.
Müşterinin neyi içmeden uçamadığını tespit etmek pazarlamanın işidir.
Eğer körükte zombiler tarafından kovalanmıyorsak, daha iyi hissetmekten başka nasıl bir kaygımız olabilir?
Fırsatların eşitliği sağlanması kolay bir adalet değildir. Çok komplekstir.
Anlaşılır da bir bahanedir: Afrika’da doğan bir çocukla bir Amerikalının olanakları bir değildir. Olamaz.
“Coğrafya kaderdir…” klişesini sevmem ama coğrafya, en az sağlıklı doğum kadar belirleyici bir faktördür.
Maalesef, herkes için fırsatları eşitleme şansımız yok. Ve bu yazı bir bahane manifestosu değil, bir açıklamadır. Çünkü açıklamaların aksine bahaneler pek iş görmez. Çünkü bahaneler neredeyse her zaman bir şeyler yapmamak için gerekçe inşa eder.
Yeni bir anayasaya ihtiyacımız olduğunu düşünmüyorum. Öncelikle yeni bir ülküye ihtiyacımız var. Çünkü aynı vizyonla yeni bir anayasa yazamazsınız. Ama yeni bir bayrak, arma veya meclis tasarlayabilirsiniz. Bunlar kolaydır.
Ülkü; kültürünü, pratiklerini veya markanı yeniden inşa ederken üstüne çalıştığın o bir sonraki şeydir.
Türkiye’deki enflasyonun Dünya’da bir benzeri olduğunu düşünmüyorum. Bu sadece bir fazla kâr etme trendi değildir.
Mesela yüksek fiyatlandırmada sınırların korunması bir algı meselesidir. Değeri artan şeylerin fiyatı da artar. Anlaşılırdır. Peki değerin arttığını nasıl anlarız? Arzda sorun vardır, sanatsal değer katlanmıştır, gelecek vaat eden bir start-up’tır vs.
Üstü hava altı toprak bir otoparkın park değeri 1 yılda %400 artamaz. İmkansızdır.
Buradaki içgörüm şu: Geleceği satıyoruz. Gelecekle uğraşmak zorunda bırakıldığınızda ise asla doğru cevap veya bariz bir seçenek yoktur; her şey aşırı pahalıdır. Ta ki, öyle olmadığını anlayana ve çakılana kadar.
Bu yazı Ağustos 2021’de yazıldı… Sence ne değişti?
Neredeyse her konuya şu iki önermeden biri ile yaklaşırsın:
“Zamanı geldi!” veya “Zamanı şimdi!”
Birincisi seçenek sunmaz. “Zamanı geldi!” dedirten her hadise ve koşul seni olası tek bir aksiyona zorlar ve başka bir çıkış yolu önermez. Yaşadığımız orman yangınları gibi.
İkincisi daha güzel bir alternatif ve daha doğru bir yaklaşım önerir. “Zamanı şimdi” çıkışı; ihtiyat, öngörü, araştırma ve hazırlık gerektirir.
Mesela olası bir İstanbul depremi için önlem alıp hazırlanmanın zamanı şimdidir.