Etkileşim

“Hey, selam!”

Bu etkileşim talebi çok nadir cevapsız kalır. Nerede olursan ol, selamın mutlaka bir karşılığı vardır. Günümüzün söylerken önemli biriymiş gibi hissettiren “Etkileşim” kavramından çok farklıdır. At tepen birinin yere düşmeden, hızlı bir geçişle başka birine dönüştüğü tanıtım montajlarını bir kenera bırak. Selam kişiyle ilgilidir, selam verenin elindeki konfeti bombasıyla değil.

-Hey, selam.

+Selam, buyrun?

Pazarlamanın bu soruya cevabı, selam verirken atılan takladan çok daha önemlidir. Ve asıl etkileşim bundan sonra başlar.

Kazan-kazan

Kazan-kazan sadece saf bir temenni değildir. Bir iş modelidir. Evet, win-win zordur ve genellikle mümkün değildir. Çevre kazanırsa sanayi kaybeder ve hız kazanırsa güvenlik risktedir. Ancak Apple’ın tüketicisi ile olan iş modeli bir kazan-kazan olmak zorundadır. Bu bir süreklilik meselesi, uzun vadenin konusudur. Belki Apple’ınki “3 tane ben, 1 adet sen kazan!” olabilir ama mutlaka kayıp yoktur.

“Bir sonrakine telafi ederiz abi!”

Hayır abicim; senin kazanıp benim kaybettiğim bu koşuldan sonra bir sonraki olmayacak.

Bu kafadan çıkın. Uzun vade sağlıklı Pazarlama için kazan-kazan şarttır.

Anayasa tartışması

Bunu söylemek dile kolay değil ama inanın ki, Türkiye’nin bir hikayesi yok. Bundan kastım şu: Bana bir pazarlamacı olarak “Türkiye’yi sat deseniz” satamam. Çünkü tanımlayamam. Şunu çok duyarsınız “90’larda hayat çok daha güzeldi…”. Hayır, değildi. Berbattı. İstanbul’da su yoktu bir kere. 80’ler ve 70’ler ondan daha beterdi.

Ve bu konuda bile, “Biz iyimiyiz veya iyi miydik?” sorusunun cevabında uzlaşamıyoruz. Sosyal uzlaşıyı dün de sağlayamıyorduk bugün de sağlayamıyoruz. Bu ABD’de ordunun bütçesi, LGBT/Sağ veya İngiltere’nin Brexit tartışmalarına benzemiyor. Temel metin üzerinde anlaşamıyoruz. Tam bir delilik. Bakın, kuruluşunun üstünden 100 yıl geçmiş hiçbir gelişmiş ve modern ülkede böyle bir Anayasa tartışması yapıldığını göremezsiniz.

Kırılganız dostlar. Öykümüz yok. Ülkümüz ortak değil. İşimiz zor.

Tutunanlar

Sinek kuşu veya kolibri (Trochilus)’un kalbi dakikada 1200 kere atar. Bazen saniyede 50 ile 80 arası…

Birçok biyolojik sebebin arasında en önemlisi; bu kuş, müthiş bir dengeyle havada asılı kalabilir. Bu korkunç bir efor gerektirir. Bunun bir diğer dramatik tanımı şudur: Boşluğa tutunmak!

Hayat en çok tutunmaya çalışanları zorlar. Yarın benzer eforu ortaya koyanlara iyi davran.

Hayırlı haftalar.

Müsrif

Rakibini ondan daha az çalışıp aynı sonucu üretirsen öldürürsün. Bu maliyetle ilgilidir ve şüphesiz en büyük maliyet zamandır. “Ne zaman hazır olur?” sorusu “Fiyatı nedir?“den çok farklı değildir. Bunu anlamamış ekonomiler büyük israf ve etkinsizlik üretir. Kulağa iddialı gelebilir ama enflasyon bile bir zaman yönetimi problemidir. Yaşadıklarımıza bak: Zamanı doğru kullanabilen bir millet olsaydık başımıza bunlar gelir miydi? Hiç zannetmiyorum.

Ve atlamadan, müsrif yani tutumsuzun kategorisi yoktur: Varlıkta da zamanda da hesapsızdır.

Mutlu Pazarlar.

İmkânsıza ikna

Biriyle adalet, bir diğeriyle konuşsanız problemimizin kültür olduğunu duyabilirsiniz. Mevcut bilgimiz ve deneyim düzeyimiz karar verirken bizi biz yapan neredeyse her şeydir. Ancak her durumda karar bir maliyetle gelir. Hamburger yemeği seçtiğinde pizza yemekten vazgeçmiş olursun. Ve iki durumda da bir yatırım maliyeti yani ücret söz konusudur. Dolayısıyla karar süreçlerimizin farklı çalışıyor olması çok normaldir. Problem bu farklılıklar arasında en rasyonel tercihe ikna etmek için (Pazarlama açısından en zor görevlerden biridir) nasıl bir yol izlememiz gerektiği noktasında çıkar. Bu kimine göre cebir, kimine göre denet/yanılt veya kimine göre “Bırak ne halleri varsa görsünler!” olabilir.

Hayatımda her anlamda, tamamiyle rasyonel karar alabilen biriyle daha tanışmadım. Bu bana karşıt görüş kulağa ne kadar absürt geliyorsa gelsin en azından dinlemeye şans tanımak adına hep bir gerekçe vermiştir.

Dünyamız zor. İnsan ve onu büyüten süreçlerin birçoğu kompleks. Her şey olacağına varmaz ama bazen ipin ucunu salmakta fayda var. Belki daha önce alıntıladım, yeri geldi Margin Call’dan şu repliği tekrar yazayım:

“Will Emerson: Hey Eric, kendini bu meselelerle fazla yorma. Bazı insanlar uzun yoldan eve gitmeyi tercih eder. Nereden bilebilirsin ki?”

Köfteci

Köfteci Yusuf meselesi ile ilgili 3 Pazarlama sorusu (Biri köfteciye, biri tüketiciye ve biri yatırımcıya):

Sevgili köfteci, eğer bir komploya maruz kaldığını düşünüyorsan hangi yolu seçeceksin: İnkar ve ret mi(Basın açıklaman bu eğilimde olduğunu gösteriyor), yoksa sorumluluk ve hesap verebilirlik mi(Bu ülkede nadir karşılaştığımız bir durum, bu senin için bir fırsat)?

Sevgili tüketici, söylenti çıkmadan önce, markaya neden güveniyordun? Ucuz ve lezzetli olduğu için mi? Eğer böyleyse yine kandırılırsın, işleri kolay.

Sevgili yatırımcı, markanın bu kusuru markanın değerinden daha mı büyük? Değilse geri kalanı kurtarmak için elini taşın altına koyman gerekmez mi?

Yaralı geyik

Dibine kadar yolsuzluğa batmış bir hükûmeti görmezden gelelim ne çıkar ki? Gücü tek bir adama verecek anayasayı el birliğiyle onaylayalım, en kötü ne olabilir ki? Tamamen aklını kaybetmiş şekilde davranıp ekonomiyi yerle bir eden yönetimin gazına gelip dolarlarımızı yakalım ne kaybederiz ki? Bir günde Çanakkale Savaşı muharebelerinde ölen askerlerden daha çok kayıp verdiğimiz deprem fiyaskosuna “Asrın Felaketi” diyelim, kim anlar ki?

Bu arada yine biz: “Aaa bakın Yaralı Geyik… Bu bir işaret!”

Yine pazarlamaya bağladın deyip bana kızarsınız ama bir yaralı geyik, bir efsane ve bir öykü tüm olgu ve gerçeklerden daha güçlüdür. Bu ülkede son 10 yılda yaşadığımız her şey bunun kanıtıdır dostlar. Üzgünüm ama satın alındınız.

"Ama"

Pazarlama bir kaynak problemidir.

Özetle, “İş Planı 101”: Etkiyi ve kârımızı artırmak genellikle değerli bir şeyi maksimize etmekle ilgilidir. Ancak değerli olan şeyler kıttır, mesela:

Dikkat çekmek, güven inşa etmek, hep hatırlanmak ve özlenmek değerli şeylerdir.

Pazarlama bunları üretir.

“Pazarlama yapmak istiyorum ama…”

Eğer yapmak istediğin buysa, o zaman yap. ’Ama’dan kurtulmanın sana maliyeti sıfırdır.

İyi hissettirir

Seçtiğin bebek arabası ve diş buğdayı partisi çocuğun için değil, kendin için satın aldığın ürünlerdir. Aynı şekilde köpeğinin özel mamaları da öyledir. İyi hissettirir. Ve belki de nihayetinde pazarlamanın tüm amacı bu olabilir: İyi hissettirmek.

Vermek nadiren alan ile ilgilidir. Adına hediyeleşmek dediğimiz bu takasın doğasını ve nasıl çalıştığını anladığımızda Pazarlama gerçekleşmiş olur.