Olmakta olan
“Sucuktan tavuk kafası çıktı, peynire süt koymamışlar!”
Haber başlığı bu. Seviye de bu.
“Turkey Discover the potential”daki Turkey hindiydi demek ki…
Pazarlama, olmakta olandır. Sloganlarda değil.
“Sucuktan tavuk kafası çıktı, peynire süt koymamışlar!”
Haber başlığı bu. Seviye de bu.
“Turkey Discover the potential”daki Turkey hindiydi demek ki…
Pazarlama, olmakta olandır. Sloganlarda değil.
Amerika’nın Super Bowl’u tam anlamıyla bir Pazarlama karnavalı ve dün gece sona erdi. Ancak şöyle bir riski var: Sarkazm bazen yerini bulamayabiliyor ve bu da alay konusu olmanıza yol açabiliyor. İyinin çok iyiye, kötünün ise çok kötüye terfi ettirildiği sınıflandırmalar her sınırı zorlar.
Bana göre bu yılın tartışmasız kazananı Google Pixel. Bilmiyorum, belki de yeni bir baba olarak beni avlamış olabilirler, ama işte güzel Pazarlama budur: Harika, harika, harika!
Dream Job by Google:
Marka tartışması devam ediyor. Bu sefer kolektif soru şu:“Marka, iş modeli işlevini kaybederse bilinir olmak ne işe yarar?”
Doğru, ancak eksik nokta şurada: Marka olmak, sadece bilinir olmak demek değildir. Hep verdiğim örnek: Victoria Beckham’ın “Persil Matik kadar bilinir olmak istiyorum!” meselesi marka ile ilgili değildir. Ne Persil Matik ne de Victoria Beckham bir markadır.
Şöyle özetleyeyim:
YouGov’a göre, Harley-Davidson’un gelişmiş ülkelerde bilinirlik oranı %95. Ancak bu bilinirlik içinde, markanın ürün kültürüne katkı sağlayıp ona fanatizm derecesinde bağlı olanların oranı belki %3. Ve unutmadan, ABD’deki pazar payı %30 civarında.
Yani, %30’un %3’ü Harley’siz yaşayamam diyor. İşte bu %3: Apple’ı, Dr. Pepper’ı ve diğerlerini marka yapan şeydir.
Bilinir olmak bir şeydir; ölünür olmak markadır.
Dün “Marka zaten batmaz. Batarsa, marka değildir.” yazdım, özetle şu tepkileri aldım:
“Abi nasıl olur? Nokia, Kodak, Atari, Blockbuster…”
Blockbuster markası batmadı. T-shirt’leri hâlâ satılıyor. En kötü döneminde (320 milyon dolara) Dish Network tarafından satın alındı. Bugün, Bend, Oregon’daki tek kalan şube bir turist cazibe noktasına dönüştü. Blockbuster markası batmadı; iş modeli battı. Nokia, Kodak ve Atari için de durum aynı. Bu ikisini birbirinden ayırmanız gerekir.
Blockbuster yarın her şeye dönüşebilir veya sadece bir müze olarak markalar arasındaki arafta varlığını sürdürebilir. Ama Blockbuster, Kodak, Nokia ve Atari birer markadır ve her zaman öyle kalacaklardır.
İş modeli batar, ürün patlar ama marka sonsuzdur. Eğer markalar kulübünde yerini aldıysan, bu sonsuzdur.
Colonel Sanders, KFC’yi kurarken, bugün McDonald’s’tan sonra en çok şubesi olan restoran zinciri olacağını hissetmişti, çünkü hikayesi çok güçlüydü. Pizza Hut’ın kurucuları Dan ve Frank Carney, 1958 yılında annelerinden borç aldıkları 600 Amerikan dolarını (bugün 6.621$), 1977 yılında şirketlerini PepsiCo’ya satarak 300 milyon dolara çıkardılar. Bu iki genç girişimci de kısa bir süre sonra bir ikon inşa ettiklerinin farkına varmışlardı.
KFC, Pizza Hut, Burger King vb. batmaz. Yum! Brands batar. Bu güncel örnekte olduğu gibi İş Gıda batar, TAB Gıda batabilir. Ama bu markalar batmaz.
Batmayan marka olur mu? Marka zaten batmaz. Batarsa, marka değildir.
Bir kelimesini de değiştirmedim. Çünkü hiçbir şey değişmedi:
Ekonominiz, iş yapma kültürünüze bağlıdır. Şöyle düşün: Yarın herkes Almanlar gibi çalışmaya başlasa, Türkiye’de işler durur. O kültür, bu habitatta yaşayamaz.
Depremden bugüne bir yıl geçti. Ne urbanizmde ne de üretim anlayışımızda hiçbir değişiklik olmadı. Çünkü iş yapma kültürümüz, yani düzenimiz bozulmasın diye gerçeği “Yüzyılın Felaketi” etiketiyle örtbas ettik.
Dün yüzleşmedik.
Bugün, sadece anmakla kaldık.
Yarın yine üzüleceğiz.
Biz şehirleri, şehirler de bizi şekillendirir. Tüm diğer sistemler de aynı şekilde işler. Alışkanlıklar, eğilimler ve bakış açısı, bu çizdiğimiz patikalarda inşa edilir. Mesela İstanbul’un birçok yerinde, tasarım sizi yayaya yol vermemek için dürter, zorlar. Evler huzur ve konfor için değil, yalnızca barınmak için inşa edilir. Dolayısıyla barınak işlevi görür ve öyle muamele edilir.
Bu, bir “Yumurta mı tavuktan çıkar?” tartışması değildir. Tabii ki doğru sistemler, doğru insanlar tarafından tasarlanır. Ve tabii ki kötü sistemler, beraberinde doğru insanları da harcar.
Güzel sistemler inşa etmek, en az güzel yaşamak kadar kültürün bir parçasıdır. Ve bu, önemli bir başlangıç noktasıdır.
Marka değeri nedir? Yorucu bir sorudur. Ne kadar para kazandırdığı, varlıkları ve bilinirliği birer metriktir. Ancak asıl marka değeri, tüketicinin başka bir ürüne kıyasla senin için fazladan harcamayı göze aldığı tutarda gizlidir. Bu marj, marka değerinin temel ölçütüdür.
Ve işin güzel tarafı: Kolayca ölçülebilir olmasıdır.
Rastlantılar, birçok insanın hayatında belirleyici olabilir. Kimileri buna kader de diyebilir. Hiç beklenmedik bir anda karşılaşılan insanlar, gelen ilginç haberler veya gerçekleşen söylentiler…
Bunlar, insanı rotasından saptırıp doğru bildiklerinden şaşırtarak farklı kararlar almasına neden olabilir.
Bu yazı, nasıl iyi kararlar alacağımız ya da rastlantıların bu kararlardaki etkisi üzerine değil, yalnızca karar alma üzerinedir.
Rastlantılar ancak kararsızlara yön verir.
Kararlı ol.
Tahmin zor iştir. Özellikle uzun vadeli olanlar. Meteoroloji, kısa vadede %80, orta vadede %60 ve uzun vadede ancak %50 oranında tutturur. İster meteoroloji ister sosyoloji olsun, uzun vade tahminlerini doğru yapanlar büyük kazanır.
Size Türkiye için uzun vade tahminimi söyleyeyim. 2035’te hayattaysak, dönüp bu 2 Şubat’a birlikte bakarız:
Türkiye, bu kafada ısrar ederse bugünden çok daha sıkıntılı, sosyal çıkmazları çözümsüz, geleceği belirsiz ve abuk bir yaşam alanına dönüşecektir. Genç nüfusu büyük ölçüde yitik, etnik demografisi paramparça ve ekonomisi dışa bağımlı hale gelecektir.
Büyük bir katastrofa… nasıl derler? Gece yarısına 10 saniye kaldı. Manevra için son aylar.
Hayırlı haftalar.