Kendin ol

Kendin ol?

Hangi kendim?

Ortaokulda kimlik arayışında olan kendim mi? Fenerbahçe fanatiği olduğum üniversite yıllarındaki kendim mi? İş hayatına ilk atıldığım aylardaki kendim mi? Baba olacağımı öğrendiğim günkü kendim mi?

Her koşulda çevremize reaktif oluruz. Ve neredeyse her zaman, genel durumumuz, tüketicinin herhangi bir ürüne yaklaşırken sergilediği şu üç tutumdan birine yakındır:

1- Herkes bu ürün için sırada.

2- Kimse bu ürünün yüzüne bakmaz.

3- Bazımız buna ilgi gösterebiliriz.

Birincisi bir yalandır. İkincisi imkânsızdır. Üçüncüsü ise neredeyse her zaman doğrudur.

Eğer tüketiciyi 1 ve 2. motivasyon arasında değerlendiriyorsan, büyük bir yanılgı içindesin. Ve eğer sen de 1 ve 2 arasında sıkıştıysan, kuvvetle muhtemel çok yanlış bir fikrin fanatiğisindir.

Kurtar kendini.

Hazır değiliz

Aşağıdaki devrimlerin hepsi erken işaretlerle geldi.

Hepsi hafife alındı.

Ve hepsi dünyayı kökten değiştirdi.

-Sanayi Devrimi (18.–19. yüzyıl)

-Atom Bombası (1940’lar)

-İklim Değişikliği (20. yüzyıl – günümüz)

-İnternetin Yükselişi (1990’lar)

-Dijital Fotoğrafçılık (1980–2000’ler)

-Akıllı Telefon Devrimi (2007 ve sonrası)

Yapay Zeka farklı olmayacak.

Üstünü çiz.

Yapay Zeka, çok daha dramatik sonuçlarla gelecek.

Gelişmekte olan dünya olarak hiç hazır değiliz.

Geliyor

Yapay Zeka, eğer büyük çaplı bir savaş çıkmazsa, büyük ihtimalle önümüzdeki 10 yılda beklentileri x100 aşarak büyüyecektir. Olası bir savaş, bu yükselişi tamamen durdurmaz ama mutlaka yavaşlatır. Çünkü bu ürün, kullanıldıkça büyür.

Sam Altman iki gün önce şu tweet’i attı:

“ChatGPT’nin 26 ay önceki lansmanı, şimdiye kadar gördüğüm en çılgın viral anlardan biriydi ve beş gün içinde bir milyon kullanıcı ekledik. Son bir saatte bir milyon kullanıcı daha ekledik.”

1 saatte 1 milyon!

Buradaki temel kaygı, gelişmekte olan dünyanın karşılaşacağı zorluklarla ilgilidir.

En acil tehdit, muhtemel kitlesel iş kaybıdır. Gelişmemiş ve gelişmekte olan birçok ekonomi, düşük vasıflı iş gücüne dayalı sanayi ve dış kaynak hizmetlerine bağımlıdır. Bu işler otomasyona son derece açıktır ve güçlü sosyal güvenlik ağlarına sahip olmayan ülkelerde milyonlarca insan bir anda yoksulluğa itilebilir.

İkinci olarak, yapay zekanın bu denli hızlı gelişmesi, gelişmekte olan ülkelerin teknolojik olarak sıçrama yapma ihtimalini ortadan kaldıracaktır. Dikkat edin, “kaldırabilir” değil, kaldıracaktır. Gelişmiş ülkeler güçlü yapay zekaları kontrol ettiğinde, teknolojik üstünlük kalıcı hâle gelecektir. Bu da yoksul ülkelerin rekabetçi sanayiler kurmasını ya da yeniliklerden kendi koşullarıyla faydalanmasını neredeyse imkânsız kılacaktır.

Son olarak, gelişmekte olan ülkeler yeni bir veri sömürgeciliği tehdidiyle karşı karşıya. Bu ülkeler, yapay zekaları eğitmek için gerekli veri ve ucuz iş gücünü sağlayacak; ancak bu “sütün kaymağından” faydalanamayacaklardır.

Yaklaşan tehdidi yeterince ciddiye almıyoruz.

Ama ne zaman aldık ki?

Büyük değişim

Yapay Zekâ’nın her güncellemesi, “Artık iş bitti!” başlıklarıyla paylaşılıyor. Bu reaksiyonların çoğu, insanların gerçekten neler olabileceği konusunda beklentilerini hâlâ olgunlaştırmadıklarını gösteriyor. Bu bir “her şeyi bilen” tespiti değil, inanın ki şu an şahit olduklarımız sadece buzdağının görünen ucu. Ve aslında bizi hayrete düşüren bu son ürünler yalnızca birer ön yüz; arka planda olanlar, tehdit altındaki ekosistemler ise hiç konuşulmuyor.

Burada iki üç grafikerin işini kaybetmesinden değil, yıllardır dramatikleştirerek konuştuğumuz İklim Değişikliği’nden bile daha çarpıcı sonuçlardan bahsediyoruz. Bu değişime hazır olmayan ekonomiler, yeni nesil köleler hâline gelecek.

Her neyse, bu Bayram bitmez. Blog ara vermez, bilirsin. Ancak dün ara vermiştik, tam bir Bayram telaşı mağduru olduk. Bu hafta Yapay Zekâ’yı konuşacağız. Size yaklaşan değişimden ne kastettiğimi, pratik örneklerle açıklamaya çalışacağım.

İyi tatiller.

Güzel bir ara

İnsanın varlık sorunsalına bulduğu cevaplar arasında en anlaşılır olanı sosyalleşmedir. Her şey gibi, sağlam bir değiş tokuş güçlü ve anlamlı tavizlerle gelir.

Hem insana yol açar, hem de onun olmak istediği her şeyin önüne set çeker.

Yarın, o günlerden biri değil.

Yarın, selamlaşın.

Mutlu Bayramlar.

Zaman zaman zaman

Eğer pazarlama yapıyorsan, bu meslekte yol katetmek istiyorsan bir şeyi çok iyi anlaman lazım:

Zaman, en büyük sermaye ve en büyük maliyettir.

Her şeyi doğru ve olması gerektiği gibi yaptığını düşünsen bile: Coca-Cola için 35, Apple için 25, Nike için 20, Amazon için 13 ve Google için 8 yıl sürdü.

Pazarlamaya zaman tanı.

Yol aldık

Eğer Birinci veya İkinci Dünya Savaşı arifesinde, ekonomi hariç tüm sosyal koşulları birebir simüle edebileceğimiz bir SimCity ya da KidZania kurabilseydik, şunu çok net görecektik:

İnsanlık olarak her anlamda çok yol kat ettik.

Hâlâ problemlerimiz var. Ve hey, hep olacak.

Mesele şu: Hızlı olmasına gerek yok ama…

Sorunları kademeli olarak aşıyor muyuz?

Kesinlikle, evet.

Provokatif tebrik (?)

Uyarı: Bu yazı boykot karşıtı değildir. Eğer bir şirket tarafsız davranmıyorsa, elbette boykot edilebilir. Yazının asıl amacı, gerçek anlamda tarafsız olanların, dini günleri kutlama konusunda çekingen davranmaması gerektiğini hatırlatmaktır.

Bayram yaklaşıyor.

Bir şirket için aşırılıkçı/fanatik bir İslamcının Bayram’a nasıl baktığı önemli değildir. Önemli olan, çoğunluk olsun ya da olmasın, ölçülülerin, makul insanların, yani ılımlıların bunu kutlanması gereken bir gün, bir yıldönümü olarak görmesidir.

Zorlu Ramazan tebriği skandalında da söylemiştim:

Şirket tarafsız olur. Herkese, her inanışa karşı.

O zaman birçok kişi mesaj atmıştı. Ortalama tepki şuydu: “Azınlıkların günleri de kutlanacak mı?”

Tabii ki.

Bu topraklarda tarafsızlık kavramını anlamakta ciddi zorluk çekiyoruz.

EspressoLab, Tesla ve diğer tüm bu boykot refleksi bunun bir ürünüdür.

Şirketler tarafsız olur.

Biraz provokatif yazayım, kafası almayan varsa alsın:

Şirketler dinsiz, imansız olur.

Neden mi?

Çünkü bir şirketi şirket yapan şey, ticari zeka ve iş modelidir. Bir duayı 4444 kere okuyarak Starbucks olunmaz.

Dolayısıyla bir şirketin dini, siyasi ya da başka herhangi bir ritüeli kutlaması ve ona saygı göstermesi bir tarafa (elma), iş modeli, operasyonel faaliyetleri, ürettiği katma değer ve yarattığı istihdam bir tarafa (armut).

Bu ikisini ancak kafası uyuşmuş fanatikler karıştırır.

Ve inan, bu kişilerin topluma hiçbir zaman, hiçbir evrede bir faydası olmamıştır.

Geri dönülmez nokta

İlk etapta biraz genelleme yapmış olacağım ama sona doğru toparlarım. Bu yazı biraz can sıkıntısı, biraz da uzun yazma, yani bir yazarın abur cubur yeme isteğiyle alakalıdır. Bugün cheat day!

İşletmelerin çoğu, geri dönülmez bir noktayla mutlaka yüzleşir.

Geri dönülmez nokta, artık işlerin hiçbir şekilde eskisi gibi olmayacağı, geriye doğru hareketin mümkün olmadığı ve tüm maliyete rağmen ilerinin tek alternatif olduğu -affedersiniz ama- boktan bir durumdur.

Bu yazı, bu durumu nasıl aşabileceğiniz ya da bu duruma nasıl düşmeyeceğiniz üzerine değildir. Çünkü birincisi; aşamazsınız. İkincisiyse, eğer kendinizi bu noktaya getirecek potansiyeliniz varsa, Murphy’nin kuralları deli gibi çalışır ve olacak olan olur.

Bu yazı, bu duruma nasıl felsefi bir yerden bakabileceğinizle ilgilidir. Ve belki de iki zıt kutbun insanı olan Carl Gustav Jung ve Niccolò Machiavelli’nin varsayımsal yaklaşımlarını ele alacaktır.

Jung: Gölgeyle Yüzleşmek

Jung, bu duruma muhtemelen artık egonun yetkisiz kaldığı bir yüzleşme olarak bakacaktır.

Karanlık bir ormana yürüdüğünü düşün. Burası, bilinçli egonun hep kaçındığı yerdir. Başta dönmek kolay sanırsın. Ama ormana girdikçe, orman da sana *****. Ve artık çıkış aramazsın.

Neden? Çünkü fark edersin ki: İlerlemek için tek yol, karanlığın içinden geçmektir. Daha önce kim olduğunu unutmadan da geri dönemezsin. Bilinçdışıyla yüzleşme, seni geri dönülemez şekilde değiştirir. Bu, dönüşümün eşiğidir. Ve nihayetinde “geri dönüş” kavramı tüm anlamını yitirir.

Machiavelli: Köprüyü Bilerek Yakmak

Machiavelli bu konuda kılçıksız konuşacaktır: “Geri dönüşü olmayan nokta”, stratejik bir zorunluluktur. Geriye dönüş yolu varsa, isyan, pişmanlık ve kararsızlık da vardır. Gerçek güç, geri dönüş yolunu bilerek yakmaktan geçer.

Bir şehirde iktidarı ele geçirdiğini düşün. Halk kararsızdır. Eski düzen tetiktedir. Gücünü göstermek için bir şansın vardır. Ve o eski düzenle seni bağlayan köprüyü yakarsın. Artık geri dönüş yoktur. Zaten mesele de budur. Geriye dönüş ihtimalini ortadan kaldırdığında, hem kendini hem başkalarını mecburen ileriye yönlendirirsin.

Ezcümle, eğer geri dönülmez akşamın ufkuna geldiysen, pazarlaman için sana iki ilaç gibi yaklaşım:

Jung der ki: “Markan, kolektif bilinçaltındaki yerindir. Kim olduğunu çözmeden büyüyemezsin.”

Machiavelli der ki: “Markanı değiştiriyorsan, eski haline dönüş şansını ortadan kaldır. Yoksa kimse seni ciddiye almaz.”

Sonun sonu:

1-Ne ile yüzleşirsen, ona dönüşürsün.

2-Çıkış kapılarını kapatırsan, kazanırsın.

Hafıza

Güzel çalışan, deli para kazandıran bir iş modeli ile güçlü bir marka arasındaki farkı anlatmak gerçekten zor.

Şöyle düşün: Farz edelim ki, bildiğin tüm markalarla ilgili hafızan silinmiş olsun.Starbucks ile EspressoLab’in yan yana dükkan açtığı bir noktada, sen yine Starbucks’ı seçeceksin.

Neden diye sorma.