Mucize mi?

Alex Honnold’un Taipei 101’e tırmanmasına delilik diyen çok.

Evet, delilik. Ama aynı şekilde İsa’nın su üstünde yürümesi de öyledir.

Mucize ile hazırlık arasında çok kalın bir çizgi olduğunu düşünmüyorum.

Hadiseden ne pay aldığın, hayata -ve aslında kendine- nasıl baktığınla çok alakalıdır.

Delilikle imkânsız arasındaki farkı bana tek cümlede anlat; ben de sana merakla dikkat dağınıklığı arasındaki farkı anlatayım.

İmkânsızdır.

Alex Honnold’un hikâyesi seni sadece motive etmiyorsa, ölmüşsün dostum.

Elimizde kalan

Bu yıldan elimizde kalan tertemiz bir %92 var.

Bu tür çağrılar için erken olduğunu düşünebilirsin.

Ama erken değil.

Endişelerimiz kendiliğinden uçup gitmeyecek, büyük soruların cevapları verilmeyecek ve bilinç adına bu küçük gezegenin dışından bize bir ses gelmeyecek.

Carl Sagan’ın dediği gibi, bildiğimiz ve sevdiğimiz her şey burada.

%0’ın hakkını verelim.

Yolsuz özgüven

İsviçre’de bir kayak merkezinde meydana gelen yangın felaketinde bugüne kadar hâlâ:

-İstifa yok

-Güçlü bir kriminal suçlama yok

-Güvenlik açıklarına yönelik yeni bir önlem yok

Hatta, kefaletle serbest bırakılan mekânın sahibi Fransız vatandaşlarıyla ilgili olarak İtalya Başbakanı’nın tepkisi neredeyse diplomatik bir krize yol açtı.

Mevcut durum oldukça şaşırtıcı.

Görünen o ki İsviçre, olayı “Elimizden gelen her şeyi yaptık, bu önlenemez bir kazaydı ve bu tür olaylar yaşanabilir” şeklinde ele alıyor.

Bunun haklı bir özgüvenden mi yoksa gizli bir yolsuzluktan mı kaynaklandığını zaman gösterecek.

Sizin için konuyu takip etmeye devam edeceğim.

Not: Dün gece uzun bir yolculuk yaptığım için yazıları iletemedim. Bu akşam iki yazıyı art arda paylaşacağım. İyi okumalar.

Sistem

Hiçbir şey, doğru ve güçlü şekilde inşa edilmiş bir sistemi alt edemez.

İyi sistemler, sıradan insanları olağanüstü sonuçlar elde edebilir hâle getirir ve bunun en iyi örneklerinden biri yüksek göç alan Birleşik Krallık’tır.

Dünyanın bu noktasından bakıldığında aklı başında olan herkes için şu netleşir:

Başarı, hedeflerle değil, doğru sistemlere sahip olmakla ilgilidir.

Londra

Son birkaç gündür Londra’dayım.

İnsanlar üzerinde yaptığım gözlemle -diğer Batılı ülkelerden farklı olarak, oldukça yoğun bir şekilde- fark ettiğim iki önemli özellik var:

Bu insanlar egolarını olgulardan ayırabiliyor ve aktif olarak kendi düşüncelerinin aksini kanıtlayacak deliller arıyorlar.

Bizim neredeyse hiç pratik etmediğimiz inanılmaz iki özellik.

Biraz Alex ol

Alex Honnold ile ilgili, 2009’da şunu yazmıştım:

“Bitiş çizgisine kadar koşmak bir taahhüttür. Eğer bu taahhüdün ötesini görebilir ve koşmaya devam edersek; zorunluluğu ‘pratiğe’, pratiği ise nihayetinde ‘alışkanlığa’ dönüştürebiliriz.”

İlk izlenimde Alex’in yaptıklarıyla bizi korkuttuğunu düşünebilirsin.

Ama bizi asıl korkutan, onun istikrarı ve kararlılığıdır.

Biraz Alex ol, yeter.

Marka marka marka...

Biliyorsun, birçok kez konuştuk; Hermès bir otel açsa, neye benzeyeceğini az çok tahayyül edebilirsin. Ama Hyatt “çanta tasarlayacağım” diye bir duyuru yapsa, hiçbirimiz ipin ucunu tutturamayız.

Çünkü Hermès’in bir markası vardır; Hyatt’ın ise yalnızca bir logosu.

Aynı şekilde 42 yıl önce meşhur 1984 Super Bowl reklamı Apple’ı Apple yapmadı. Steve yaptı. Guy Kawasaki yaptı. Bill Atkinson yaptı.

Marka olmak zaman alır, gençler.

Ciddi zaman.

Ve hiç ama hiç kolay değildir.

Anormal

Türkiye, geleceğe dair hiçbir garantisi olmadan borçlandı. Türkiye borçlu.

Bu borç, hane halkı düzeyinde %49’u aşmış durumda.

“Öldük, bittik” söylemlerini sevmiyorum. Ama arkadaşlar, önümüzdeki matematik çok net: Bu hesap tutmaz. Tutmayacak.

Normalleşmeden söz ediyoruz. Peki, neye göre normalleşme?

Biz “normal”i geride bırakalı yıllar oldu.

Bizim artık paçayı kurtarmamız gerekiyor.

Anormali al, öp, başının üstüne koy.

Enerjimiz tükendi

Krizi engellemek, krizin yol açacağı zararı telafi etmekten çok daha kolaydır. Bu yalnızca nihai zararla ilgili de değildir. İşler kontrolden çıktığında, bir spiral gibi enerjisini tüketene kadar durmaz.

Sonuç itibarıyla, zararla yüz yüze geldiğinizde süreç sizi zaten fazlasıyla yıpratmış olur.

Bunu, Türkiye’nin özellikle son 20 yılda maruz kaldığı her krizde gözlemledik.

“Şimdi tırmandır ki sonra sakinleşsin” bakış açısıyla alınan her aksiyon, bana göre, nihayetinde Türkiye’nin enerjisini tüketmiştir.

Artemis

Amerikalılar, Artemis II ile yeniden Ay’a gidiyor. 54 yıl sonra.

Artık teknolojinin geldiği bu noktada, Ay’ı çok daha yakından ve net görme fırsatımız olacak. Heyecanlıyım.

Amerika’nın Ay macerası -komplo teorisyeni ve tutkunu değilsen- insanlığa iki önemli ders vermiştir:

  1. Ne kadar sıra dışı ve harika işler yapmış olursan ol, insanlık sana her zaman kuşkuyla yaklaşacaktır. Eğer bu şüphecilerin seni tüketmesine izin verirsen, başlamadan bitersin.

  2. Neden başladığını unutmazsan, uzun bir aradan ve kayıplardan sonra kendine bunu yeniden hatırlatmak zorunda kalmazsın.

Artemis II’yi takip edin.